<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
                 <rss version="2.0" 
                 xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
                 xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" 
                 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" 
                 xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
                 <channel><title>Yurt Haber Ajansı</title>
                      <link>https://www.yurt-haber.com/rss.xml</link>
                      <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.yurt-haber.com/rss.xml" type="application/rss+xml" rel="self"/>
                      <language>tr</language>
                      <description>Gerçek, doğru, anlık haber...</description>
                      <category>News</category>
                      <lastBuildDate>Sun, 17 May 2026 12:28:04 +0000</lastBuildDate>
                      <ttl>1</ttl>
                      <generator>Yurt Haber Ajansı - Haberler</generator>
                      <copyright>Copyright - 2026 - Yurt Haber Ajansı</copyright><item><title><![CDATA[Uzm. Dr. Tayfun Börta’dan Bayramda Beslenme Uyarısı: ‘Kan Şekeri Dalgalanmalarına Dikkat’ ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-uzm-dr-tayfun-bortadan-bayramda-beslenme-uyarisi-kan-sekeri-dalgalanmalarina-dikkat-29746.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-uzm-dr-tayfun-bortadan-bayramda-beslenme-uyarisi-kan-sekeri-dalgalanmalarina-dikkat-29746.html</link>
                    <description><![CDATA[Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Tayfun Börta, bir ay boyunca dinlenen sindirim sisteminin bayramda ani ve yoğun gıda tüketimiyle zorlanmaması gerektiğini ifade etti.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ 'Kan Şekeri Dalgalanmalarına Dikkat'

Bayram ziyaretlerinde ikram edilen şerbetli ve yüksek glikoz içeren tatlılara dikkat çeken Börta, şu ifadeleri kullandı:

"Bu dalgalanmalar baş ağrısı, halsizlik ve enerji çökmesi gibi belirtilere neden olabilir. Ayrıca fazla yağlı ve şekerli gıdalar mideyi zorlar, sindirimi yorar ve özellikle hassas mide yapısı olan veya kronik böbrek hastalığı bulunan vatandaşlarımızda ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir."

Sağlıklı Bir Bayram İçin Öneriler

Börta, sağlıklı bir bayram geçirmek için dikkat edilmesi gerekenleri şöyle sıraladı:

Porsiyon Kontrolü: Günlük toplam tatlı tüketimi sınırlandırılmalı, tatlılar ana öğün sonrası tüketilmelidir. Tatlı öncesinde hurma veya lifli meyve tüketimi kan şekerinin dengelenmesine katkı sağlar.

Hafif Tatlı Tercihi: Şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlılar, meyve salataları ve düşük şekerli alternatifler tercih edilmelidir. Tatlılar yavaş ve küçük porsiyonlarla tüketilmelidir.

Kronik Hastalara Uyarı: Diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalarının kan şekeri takibini ihmal etmemesi, kompleks karbonhidrat ve protein dengesi gözetmesi gerekmektedir.

Sıvı Dengesi: Şekerli içecekler yerine su, ayran ve şekersiz bitki çayları tercih edilmeli, kafein tüketimi sınırlandırılmalıdır.

'Midenizi Yormayın, Bayramı Sağlıkla Geçirin'

Ramazan sonrası beslenme düzenine kademeli geçiş yapılması gerektiğini vurgulayan Börta, açıklamasını şu sözlerle tamamladı:

"Ramazan sonrası dinlenmiş olan mide-bağırsak sistemimizi bayramda fazla yormadan, kontrollü bir şekilde beslenmeye devam etmeliyiz. Tüm Adıyamanlı hemşehrilerimizin bayramı kutlu olsun."

Kaynak : PERRE
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Uzm. Dr. Tayfun Börta’dan Bayramda Beslenme Uyarısı: ‘Kan Şekeri Dalgalanmalarına Dikkat’  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 17:24:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/20032026223417_d8c5bb6515100600a5ee2c1f1f35ddb9.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/20032026223417_d8c5bb6515100600a5ee2c1f1f35ddb9.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/20032026223417_d8c5bb6515100600a5ee2c1f1f35ddb9.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Diz ağrısını hafife almayın! Dizinizdeki 'çıt' sesi masum olmayabilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-diz-agrisini-hafife-almayin-dizinizdeki-cit-sesi-masum-olmayabilir-29635.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-diz-agrisini-hafife-almayin-dizinizdeki-cit-sesi-masum-olmayabilir-29635.html</link>
                    <description><![CDATA[Uzmanlara göre menisküs yırtığı artık sadece profesyonel sporcuların değil, aktif yaşam süren herkesin riski. Erken tanı ise dizde kalıcı hasarı önlemede kritik rol oynuyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Diz ağrısı çoğu zaman “zorlanma” ya da “geçici incinme” olarak görülüp ihmal ediliyor. Oysa gençlerde genellikle spor sırasında ortaya çıkan menisküs yırtığı, ileri yaşlarda dizdeki yıpranmaya bağlı olarak basit bir hareketle bile oluşabiliyor.

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Burak Özturan, menisküs yırtığının tedavi edilmediğinde yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebileceğine dikkat çekti. “Menisküs yırtığı; sürekli ya da hareketle artan diz ağrısına, dizin bir pozisyonda takılı kalmasına, çömelme, merdiven inip çıkma ve spor yapma gibi günlük aktivitelerde zorlanmaya neden olabilir. Uzun vadede ise kıkırdak aşınmasına ve kireçlenmeye (osteoartrit) yol açabilir. Spor yapan kişiler diz ağrılarını asla ihmal etmemeli” uyarısında bulunuyor.

BU BELİRTİLERDEN BİRİ BİLE VARSA DİKKAT

Menisküs yırtığının en sık görülen belirtilerinin dizde ağrı, şişlik, hareket kısıtlılığı olduğuna dikkati çeken Doç. Dr. Burak Özturan, "Bazı hastalar yaralanma anında diz içinden “çıt” sesi geldiğini ya da kopma hissi yaşadıklarını ifade ediyor. İlk gün belirginleşen ağrı ve şişlik en sık tablo olurken, bazen de yalnızca dizde bükme-düzleştirme zorluğu, merdiven inerken artan ağrı ya da takılma-kilitlenme hissi görülebiliyor. Eğer ani hareket sonrası ağrı ve şişlik oluştuysa ,dizde kilitlenme veya takılma hissi varsa, bir haftadan uzun süren ve dinlenmeyle geçmeyen ağrı mevcutsa, merdiven inip çıkarken batma oluyorsa mutlaka hekime başvurulmalıdır" dedi.

Doç. Dr. Burak Özturan, menisküs yırtıklarının erkeklerde kadınlara göre yaklaşık üç kat daha fazla görüldüğünü belirterek, bunun en önemli nedeninin futbol ve basketbol gibi ani dönme ve zıplama içeren sporların erkekler tarafından daha yoğun yapılması olduğunu söyledi. Doç. Dr. Özturan, menisküsün kanlanması iyi olan dış kısmındaki küçük yırtıklar, özellikle genç hastalarda dinlenme ve destekleyici tedavilerle iyileşebildiğine dikkati çekti.

MENİSKÜS YIRTIKLARINI ÖNLEMEK İÇİN 7 ÖNEMLİ KURAL

Doç. Dr. Burak Özturan, menisküs yırtıklarını önlemek için dikkat etmeniz gereken 7 kuralı şöyle sıraladı:

Spor sırasında ısınma ve soğuma egzersizlerini yapmayı ihmal etmeyin. Diz çevresindeki kaslarınızı (özellikle kuadriseps ve hamstring) güçlendirerek dizlere binen yükleri azaltın. Zeminin yaptığınız spora uygun olmasına dikkat edin. Yaptığınız spora uygun ayakkabı kullanın. Dize ekstra yük oluşturacağı için fazla kilolarınızdan kurtulun. Ağır yük kaldırırken veya ani hareketler yaparken dikkatli olun. Ağrıya neden olan hareketlerden kaçının.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Diz ağrısını hafife almayın! Dizinizdeki 'çıt' sesi masum olmayabilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 26 Feb 2026 06:32:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/26022026110723_2f17529711e56d6cc6c758ccbfa0a7c5.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/26022026110723_2f17529711e56d6cc6c758ccbfa0a7c5.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/26022026110723_2f17529711e56d6cc6c758ccbfa0a7c5.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kontrolsüz tatlı tüketimi kan şekerini zorluyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-kontrolsuz-tatli-tuketimi-kan-sekerini-zorluyor-29612.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-kontrolsuz-tatli-tuketimi-kan-sekerini-zorluyor-29612.html</link>
                    <description><![CDATA[Ramazan ayında uzun saatler süren açlık ise kan şekeri dengesini bozarak özellikle diyabet hastaları açısından risk oluşturabilir. Oruç kararı öncesinde mutlaka doktora danışılması gerektiğini dile getiren Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, insülin takviyesi alanların oruç tutması, kan şekeri seviyesinde ciddi dalgalanmalara yol açabileceği için riskli olabileceğini söyledi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Türkiye’de 2024 verileriyle 12 milyondan fazla diyabet hastası bulunduğunu belirten Prof. Dr. Fulya Akın, Ramazan’da özellikle iftar sonrasında tatlı ve hamur işi tüketiminde belirgin bir artış yaşandığına dikkati çekerek, şerbetli ve yoğun karbonhidrat içeren tatlılar kan şekerini kısa sürede hızla yükseltebilir, ardından ani düşüşlere yol açarak dalgalanmalara neden olabileceğini söyledi.

Söz konusu durumun diyabet hastaları açısından ciddi risk oluşturur ve kan şekeri kontrolünü zorlaştırdığını ifade eden Prof. Dr. Akın, "Bu nedenle diyabet hastaları oruç tutmadan önce mutlaka doktor kontrolünden geçmeli. Özellikle Tip 1 diyabeti olanlara ve kan şekeri kontrolü sağlanamayan Tip 2 hastalarına oruç önermiyoruz” dedi.

Oruç süresince beslenme alışkanlıklarının daha planlı olması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Akın, “Ramazan ayı boyunca mideyi uzun süre tok tutan, sindirimi daha yavaş olan, protein ve liften zengin besinler tercih edilmeli. İftarda uzun saatlerin ardından bir anda kızartma gibi ağır yemeklere yüklenmek yerine hafif bir başlangıç yapmak ve ana yemeği yavaş yavaş tüketmek kan şekerinin ani yükselmesini engellemeye yardımcı olur. Beyaz ekmek, pizza, makarna ve pasta gibi rafine karbonhidratların fazla tüketilmesi kan şekeri dengesini bozabilir, bu nedenle bu besin türlerinin de porsiyon kontrolü kıymetli. Ayrıca iftar ile sahur arasında yeterli su içmek hem vücudun susuz kalmasını önler hem de gün içindeki kan şekeri dalgalanmalarını azaltmaya destek olur” diye konuştu.

Prof. Dr. Fulya Akın, kan şekerindeki ani değişimlerin hem anne, hem de bebeğin sağlığını olumsuz etkileyebileceğini belirterek, "Bu nedenle hamile diyabet hastalarına ve böbrek yetmezliği bulunan diyabetlilere oruç tutmalarını önermiyoruz. Ayrıca böbrek hastalığı olan kişilerde kan şekeri düşüklüğü riski de daha yüksek olabilir” dedi.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kontrolsüz tatlı tüketimi kan şekerini zorluyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 13:47:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24022026184355_644fcc6eeaa0d1c14ad8fd918556e6c7.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24022026184355_644fcc6eeaa0d1c14ad8fd918556e6c7.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24022026184355_644fcc6eeaa0d1c14ad8fd918556e6c7.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Vücutta en hızlı yaşlanan organ omurga]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-vucutta-en-hizli-yaslanan-organ-omurga-29478.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-vucutta-en-hizli-yaslanan-organ-omurga-29478.html</link>
                    <description><![CDATA[Günlük yaşamda farkında olmadan yapılan pek çok alışkanlık omurga sağlığını doğrudan etkiliyor. Uzun süre oturmak, hareketsizlik, yanlış yüklenme ve kilo artışı omurganın zamanla daha fazla zorlanmasına neden oluyor. Vücutta en hızlı yıpranan yapılardan birinin omurga olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Hilmi Kaya, “Omurga sorunları çoğu zaman yaşlılıkla ilişkilendirilir ancak omurga, dünyaya geldiğimiz başladığımız andan itibaren vücudun tüm ağırlığını taşır ve hayat boyunca sürekli çalışır. Bu nedenle yaşanan değişim, çoğu zaman yaşlanmadan çok kullanım sonucu ortaya çıkan yıpranma, yani dejenerasyondur” dedi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Uzun süre hareketsiz kalmak boyun ve bel çevresindeki kasları zayıflatıyor. Kaslar zayıfladıkça omurgaya binen yükün arttığını ve ağrıların ortaya çıktığını dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Hilmi Kaya, “Omurga, gün boyu vücudun yükünü taşıyor ve bu yükü diskler sayesinde dengeliyor. Ancak buradaki disklerin beslenmesi sınırlı olduğu için hareketsizlik, sigara kullanımı ya da ağır sporlarla aşırı yüklenme gibi faktörler omurganın daha hızlı yıpranmasına yol açıyor. Kilo artışı ve kas kaybı da omurganın dengesini bozarak yüklerin yanlış dağılmasına yol açıyor. En sağlıklı yaklaşım ise, aşırıya kaçmadan düzenli hareket etmek. Bu nedenle kısa süreli sert programlar yerine, kasları koruyan ve kademeli ilerleyen bir düzen çok daha etkili” şeklinde konuştu.

Sigara omurga disklerini “aç” bırakıyor

Omurgadaki disklerin doğrudan damarlarla beslenmediğini ifade eden Kaya, “Bu disklerin kendilerine ait bir kan dolaşımları olmadığı için besin ve oksijeni çevredeki kemik dokudan dolaylı olarak alırlar. Bu durum diskleri dış etkenlere karşı daha hassas hale getirir. Sigara, damarları daraltarak kanın taşıdığı oksijen miktarını azaltır, aşırı ve sürekli yüklenme ise bu dolaylı beslenmeyi mekanik olarak daha da zorlaştırır. Kanlanamayan yani yeterince beslenemeyen diskler zamanla esnekliğini ve dayanıklılığını kaybeder ve dolayısıyla dejenerasyon adı verilen yıpranma süreci başlar” dedi.

Düzenli yürüyüş omurga ağrılarını azaltıyor

Omurga yaşlanmasını geciktirmek için iki temel noktaya dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Kaya, “İlki, romatizmal bazı hastalıklarda erken tanı ile süreci yavaşlatmak. İkincisi ise günlük yükü doğru yönetmek. Hareketi rutine yaymak, ani ve kontrolsüz yüklenmelerden kaçınmak, kasları yavaş yavaş güçlendirmek ve sigara gibi disk beslenmesini bozan faktörlerden uzak durmak çok kıymetli. Omurga sağlığını koruyanların ortak noktası ideal kiloda kalmaları ve hareketli bir yaşam sürmeleri. Günlük yedi bin adımın üzerine çıkan kişilerde ağrı ve şikâyetlerin çok daha az görüldüğü bilinmeli.&nbsp;Dejeneratif hastalıklarda ayırıcı tanı önemli çünkü altta görülen dejenerasyona rağmen romatizmal hastalıklar gibi bazı durumlar klinik süreci etkileyebilir ve bunların da ayırt edilmesi gerekir” dedi.

MR bulguları yaşa göre farklı anlam taşıyor

Bel veya boyun MR’ında “dejenerasyon” ifadesini görmenin çoğu kişide endişe yarattığını belirten Kaya, “Oysa görüntüleme bulguları tek başına karar verdirici değildir. Yaş ilerledikçe disk aralıklarında daralma ve bazı düzensizlikler sık görülür. Yani genç bir kişide alarm yaratabilecek bir omurga görüntüsü 70 yaşında normal kabul edilebilir. Şikâyet yoksa, bu bulgular çoğu zaman yaşa bağlı doğal değişimlerdir. Tıpkı yüzdeki kırışıklıklar gibi” dedi.

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Vücutta en hızlı yaşlanan organ omurga - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 11:02:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/12022026142926_aa7bd91e9bde989d4cb73514a5f56c77.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/12022026142926_aa7bd91e9bde989d4cb73514a5f56c77.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/12022026142926_aa7bd91e9bde989d4cb73514a5f56c77.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kanserden değil, geç kalmaktan korkun!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-kanserden-degil-gec-kalmaktan-korkun-29360.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-kanserden-degil-gec-kalmaktan-korkun-29360.html</link>
                    <description><![CDATA[Kanserde erken tanı hayat kurtarıyor. 4 Şubat Dünya Kanser Günü’ne özel açıklamada bulunan Doruk Nilüfer Hastanesi Tıbbi Onkolog Doç. Dr. Selin Aktürk Esen, “Erken tanı sayesinde birçok kanser türünde hem tedavi oranlarının hem de hastaların yaşam kalitesi artıyor” dedi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Uluslararası Kanserle Mücadele Örgütü öncülüğünde tüm dünyada 4 Şubat Dünya Kanser Günü olarak anılan bu özel gün kapsamında, kanserle mücadelede farkındalık oluşturmak, erken tanının önemine dikkat çekmek ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek amacıyla çeşitli çalışmalar yürütülüyor.

ERKEN TANI TEDAVİ ŞANSINI ARTIRIYOR

Kanserde erken teşhisin tedavi sürecini doğrudan etkilediğini belirten Doç. Dr. Selin Aktürk Esen, “Kanserden korunmaya yönelik öneriler kanser türüne göre farklılık gösterebilir. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, sigara, alkolden uzak durulması, cilt kanserleri için güneş maruziyetinin azaltılması ve güneş koruyucu kullanımı ile birlikte düzenli doktor kontrollerinin büyük önem taşır” dedi.

Kanser tanısı alan hastaların ilk olarak bir medikal onkoloğa başvurması gerektiğini vurgulayan Esen, tedavi sürecinin hastaya özel bir yol haritası ile planlamasının önemine dikkat çekti.

Kanserin türüne ve evresine göre cerrahi tedaviler, radyoterapi, kemoterapi, akıllı ilaçlar ve diğer güncel tedavi seçeneklerinin belirlendiğini ifade eden Esen, bu sürecin mutlaka uzman hekim eşliğinde yürütülmesi gerektiğini dile getirdi.

Günümüzde gelişen teknoloji sayesinde birçok kanser türünde etkili tedavilerin mümkün olduğunu belirten Esen, her hastanın sürecinin farklı olduğunu ve bu nedenle tedavilerin bireye özel olarak planlandığını söyledi. Multidisipliner konseylerde hastaların haftalık olarak değerlendirildiğini aktaran Esen, “Hastalık yoktur, hasta vardır. Her tedavi bireye özeldir” anlayışıyla hastaların yanında olduklarını ifade etti.

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kanserden değil, geç kalmaktan korkun! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 08:37:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/04022026142716_110e3d90e4de95ad9fa9315bc4b3b0ee.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/04022026142716_110e3d90e4de95ad9fa9315bc4b3b0ee.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/04022026142716_110e3d90e4de95ad9fa9315bc4b3b0ee.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[İmmünoterapiyi destekleyecek 10 alışkanlık]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-immunoterapiyi-destekleyecek-10-aliskanlik-29329.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-immunoterapiyi-destekleyecek-10-aliskanlik-29329.html</link>
                    <description><![CDATA[Kanser tedavisinde son yıllarda öne çıkan yaklaşımlardan biri olan immünoterapi, vücudun kendi savunma sistemini hastalıkla mücadele için harekete geçiriyor. Bu tedavi yönteminde amaç, bağışıklık hücrelerini güçlendirerek kanser hücrelerini daha etkili tanıyıp yok etmelerini sağlamak. İmmünoterapinin birçok hastada yüz güldürücü sonuçlar verdiğini ancak bazı kişilerde beklenen yanıtların alınamadığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Bu noktada, tedavinin etkisini artırabilecek destekleyici faktörler önem kazanır. Yaşam tarzı ve günlük alışkanlıklar da bu destekleyici unsurlar arasında değerlendirilebilir” dedi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ İmmünoterapi sürecinde, yardımcı faktörler arasında bağırsak mikrobiyotası öne çıkar. Bağırsaklarda yaşayan ve vücuttaki en büyük bakteri topluluğunu oluşturan mikrobiyotanın, bağışıklık sistemiyle doğrudan ilişkili olduğunun altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Yapılan birçok çalışmada, bağırsak mikrobiyotasının bağışıklık yanıtını düzenlemede önemli rol oynadığı ortaya konmuştur. Özellikle agresif bir deri kanseri türü olan melanomda, bağırsak mikrobiyotasının dengelenmesiyle immünoterapiye verilen yanıtın artabildiği hem laboratuvar ortamında hem de klinik çalışmalarda ortaya konmuştur. Bu nedenle bağırsak mikrobiyotasını destekleyen günlük alışkanlıklar, tedaviye yardımcı bir rol üstlenebilir” dedi.

Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, immünoterapi tedavisine yardımcı olabilecek 10 faydalı alışkanlığı sıraladı:

Bağırsak mikrobiyotasını desteklemek için brokoli, kuşkonmaz, ıspanak, pırasa ve enginar gibi yeşil sebzelerin günlük beslenmede yeterli miktarda yer almasına özen gösterin. Bağırsak bakteri dengesinin korunmasına yardımcı olan yoğurt, kefir ve turşu gibi fermente gıdaları düzenli olarak tüketin. Bağırsak sağlığını korumaya katkı sağlayan bir alışkanlık olarak kırmızı et tüketimini azaltın. İşlenmiş şeker ve hazır gıdalar yerine; bal, bitter çikolata, elma, dut ve tatlı patates gibi daha doğal alternatifleri tercih edin. Doktor önerisiyle ve belirli dönemlerde probiyotik kullanın. Bağırsaktaki faydalı bakteri dengesini korumak için gereksiz antibiyotik kullanımından kaçının. Bağırsak bakterilerini besleyen lifli besinler arasında yer alan tam tahıllar, soğan, sarımsak, muz, fındık, kabak ve ayçiçeği çekirdeği ile fasulye ve mercimek gibi besinlere sofranızda daha fazla yer verin. Bağışıklık sisteminin dengeli çalışmasına katkı sağlayan yeterli ve kaliteli uykuya özen gösterin. Günlük yaşamda düzenli fiziksel aktiviteyi alışkanlık haline getirin. Zihinsel ve fiziksel iyilik halini desteklemek için meditasyon, nefes egzersizleri veya benzeri rahatlatıcı uygulamalara zaman ayırın, stresten kaçının.

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[İmmünoterapiyi destekleyecek 10 alışkanlık - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 03 Feb 2026 09:12:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03022026124650_101ec5371e8422add18ffebc4fd63689.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03022026124650_101ec5371e8422add18ffebc4fd63689.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03022026124650_101ec5371e8422add18ffebc4fd63689.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Airfryer zararlı mıdır? Mutfağın popüler aleti tehlikeli olabilir mi?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-airfryer-zararli-midir-mutfagin-populer-aleti-tehlikeli-olabilir-mi-29319.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-airfryer-zararli-midir-mutfagin-populer-aleti-tehlikeli-olabilir-mi-29319.html</link>
                    <description><![CDATA[Hızlı ve pratik yemek pişirme imkanı sunan airfryer’lar, mutfakların favorisi olurken; sağlıklı beslenme konusunda tartışmalı bir noktada. Uzmanlar, yüksek sıcaklıkta pişirmenin bazı besinlerde kanserojen maddelerin oluşmasına yol açabileceğini belirtiyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Son yıllarda airfryer adıyla bilinen hava fritözleri milyonlarca evde mutfağın vazgeçilmezi haline geldi.&nbsp;Bu küçük cihazlar, geleneksel kızartma ve fırınlama yöntemlerine göre yemekleri daha kısa sürede pişirebiliyor.

Az yer kaplaması ve kullanım kolaylığı da kullanıcıların ilgisini artırıyor. Ancak son dönemde yapılan bilimsel değerlendirmeler, bu pişirme aletlerinin tamamen risksiz olmadığına işaret ediyor.

Bazı uzmanlar, derin yağda kızartmaya kıyasla daha az yağ kullanıldığı için daha sağlıklı bir alternatif olabileceğini söylüyor. Ancak yapılan araştırmalar ve bilimsel bulgular, yüksek sıcaklıkta pişirmenin bazı potansiyel riskler doğurabileceğini ortaya koyuyor.

Potansiyel sağlık riskleri

Besin değerinde kayıp: Yüksek sıcaklıkta pişirme, vitamin ve protein gibi bazı besin öğelerinin azalmasına yol açabiliyor.

Kanserojen maddeler: Yüksek ısıda kızartılan yiyeceklerde akrilamid ve polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH’lar) gibi kanserojen bileşikler oluşabiliyor. Bu durum özellikle nişastalı ve et ürünlerinde gözlemleniyor.

İleri glikasyon ürünleri (AGE): Hızlı ve yüksek ısıda pişirme, AGE adı verilen bileşiklerin oluşumunu artırıyor. Bu maddeler, diyabet, inflamasyon ve erken yaşlanma gibi sağlık sorunlarıyla ilişkilendiriliyor.

Oksidatif stres: Isıya dayanıklı yağların yüksek sıcaklıkta okside olması vücutta oksidatif stresi tetikleyebilir.

Sindirim hassasiyeti: Yüksek ısıda pişirilen yiyecekler, özellikle sindirim veya dolaşım sistemi hassasiyeti olan kişilerde rahatsızlık oluşturabilir.

Buna ek olarak, bazı airfryer modellerinde kullanılan plastik ve kaplama malzemelerin yüksek sıcaklıkta kimyasal salınıma yol açabileceği de belirtiliyor. 

Airfryer mı, Fırın mı?

Geleneksel fırınlama, besinleri daha düşük sıcaklıkta ve uzun sürede pişirerek vitamin ve protein kaybını minimize edebiliyor. Airfryer ise kısa sürede pişirme avantajı sunsa da yüksek ısı prensibi nedeniyle bazı besin değerlerini azaltabiliyor.

Uzmanlar, özellikle sık kullanımda fırının daha sağlıklı bir seçenek olabileceğini vurguluyor.

Nasıl daha güvenli kullanılır?

Uzmanlar, airfryer’ın bilinçli ve dikkatli kullanımını öneriyor:

Yüksek sıcaklıkta pişirmeden kaçınmak, 

Silikon veya plastik kaplar yerine güvenli malzemeler tercih etmek (örneğin PFAS içermeyen sepetler), 

Patates gibi nişastalı gıdaları pişirmeden önce suya yatırarak akrilamid oluşumunu azaltmak, 

Cihazı her gün kullanmamak, kullanım sıklığını sınırlamak,

Pişirme sırasında fazla yağ kullanmamak,

Donmuş ürünler yerine taze sebze ve etleri pişirmek,

Cihazı hasarlı kaplamalarla kullanmamak.&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Airfryer zararlı mıdır? Mutfağın popüler aleti tehlikeli olabilir mi? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 01 Feb 2026 09:16:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01022026134909_7461498b59f30b84b8b6f7b4b163804a.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01022026134909_7461498b59f30b84b8b6f7b4b163804a.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01022026134909_7461498b59f30b84b8b6f7b4b163804a.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Sessiz pandemi: antibiyotik direnci]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-sessiz-pandemi-antibiyotik-direnci-29206.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-sessiz-pandemi-antibiyotik-direnci-29206.html</link>
                    <description><![CDATA[Antibiyotiklerin yanlış ve gereksiz kullanımı, bu ilaçlara dirençli bakterilerin ortaya çıkmasına yol açarak enfeksiyonların tedavisini zorlaştırıyor. Bu durum hastalık sürelerinin uzamasına, hastanede yatışların ve ölüm riskinin artmasına neden olabiliyor. Hekimlerin böyle tablolarla karşılaştığında daha güçlü, daha pahalı ve daha fazla yan etkiye sahip ilaçlara yönelmek zorunda kaldığını vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Antibiyotikler ateş düşürücü ya da ağrı kesici değildir, bu nedenle her enfeksiyonda işe yaramaz. Gereksiz kullanımlar bugün fayda sağlamadığı gibi, yarın gelişen direnç nedeniyle daha ciddi bir hastalıkta kişinin tedavisiz kalmasına da yol açabilir” uyarısında bulundu.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Antibiyotik direnci, bakterilerin bu ilaçlara karşı etkisiz hale gelmesiyle ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunu. Bu durumun “sessiz pandemi” olarak adlandırıldığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Bu sessiz pandemi, COVID-19 gibi ani salgınlar kadar görünür olmasa da etkileri yavaş, sinsi ve süreklidir. Direnç kazanmış bu bakteriler seyahat, gıda ve çevre yoluyla tüm dünyaya yayılır. Dirençli enfeksiyonlar ise daha uzun hastane yatışlarına, daha maliyetli tedavilere ve artan ölüm riskine yol açar” dedi.

Evde kalan antibiyotikler hastalığı ağırlaştırabilir

Her enfeksiyonda hastalığa neden olan bakterinin aynı olmadığını ve her antibiyotiğin tüm bakterilere aynı oranda etki edemeyeceğini belirten Çetinkaya, “Özellikle evde kalan bir antibiyotiğin aynı hasta tarafından tekrar kullanılması ya da bir yakınına tavsiye etmesi, hastalığın uzamasına ve daha ağır enfeksiyonlara yol açabilir. Üstelik bu ilaçlar çoğu zaman son kullanma tarihi geçmiş haldedir ve bu nedenle beklenen etkiyi göstermez. Özetle, antibiyotiklerin mutlaka hekim önerisiyle doğru şekilde kullanılması gerekir” dedi.

Bağışıklığı zayıf kişiler için tehlike daha büyük

Antibiyotiklere dirençli bakterilerin herkes için önemli bir risk oluşturduğunu söyleyen Çetinkaya, “Sık ve gereksiz antibiyotik kullanan kişiler farkında olmadan kendi vücutlarında dirençli bakterilerin gelişmesine zemin hazırlarlar. Bu dirençli bakteriler temas, eller, gıdalar ve yakın çevre yoluyla başkalarına da geçebilir. Başta kendi yakınları olmak üzere bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, dirençli enfeksiyonlara karşı daha savunmasızdır. Özellikle dikkat edilmesi gereken bireylere; yaşlılar, bebekler, kanser tedavisi görenler ve kronik hastalığı olanlar örnek verilebilir” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, vücutta antibiyotik direnci gelişmesine yol açabilecek altı hatalı alışkanlığı sıraladı:

Gereksiz antibiyotik kullanmak: Soğuk algınlığı, grip gibi viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanmak, direnç gelişimine doğrudan katkı sağlar. Antibiyotik tedavisini erken kesmek: Kullanılan ilaç keyfi olarak bırakıldığında en dirençli bakteriler hayatta kalır ve tekrar çoğalırlar. Yanlış doz veya düzensiz antibiyotik kullanmak: Düşük dozlar bakterileri öldürmez, onları daha dirençli hale getirir. Reçetesiz antibiyotik kullanmak: Doktor kontrolü olmadan kullanılan antibiyotikler çoğu zaman gereksizdir veya hastanın durumunu daha da kötüleştirir. Başkasına yazılan antibiyotiği kullanmak: Her enfeksiyon için aynı antibiyotik etkili değildir, yanlış ilacı kullanmak direnci artırır.&nbsp; Hayvancılık ve tarım sektöründe bilinçsiz antibiyotik kullanımı: Yanlış ve gereksiz antibiyotik kullanımı sonucu gelişen dirençli bakteriler, gıdalar yoluyla toplu şekilde insanlara geçebilir.

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Sessiz pandemi: antibiyotik direnci - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 27 Jan 2026 09:19:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/27012026133243_a01c39497bbc10d6d591ac60794cb1f3.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/27012026133243_a01c39497bbc10d6d591ac60794cb1f3.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/27012026133243_a01c39497bbc10d6d591ac60794cb1f3.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Eklemlerde artan ağrı, şişlik ve sertliğe dikkat! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-eklemlerde-artan-agri-sislik-ve-sertlige-dikkat-29193.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-eklemlerde-artan-agri-sislik-ve-sertlige-dikkat-29193.html</link>
                    <description><![CDATA[Kış ayları, soğuk hava ve azalan fiziksel hareketlilik nedeniyle pek çok kronik hastalık için riskli bir dönemi beraberinde getirdiğini belirten Acıbadem BakırköyHastanesi Romatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Karaarslan,  kronik ve iltihaplı romatizmal bir hastalık olan romatoit artritin erken dönemde tedavi edilmesinin son derece önemli olduğunu söyleyerek, konuyla ilgili bilgi verdi. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Kış ayları, soğuk hava ve azalan fiziksel hareketlilik nedeniyle pek çok kronik hastalık için riskli bir dönemi beraberinde getiriyor. Halk arasında “iltihaplı romatizma” olarak bilinen ve yaşam kalitesini ciddi ölçüde düşürebilen romatoid artrit hastaları için de kış mevsimi çok daha zorlu geçebiliyor.&nbsp;Acıbadem Bakırköy Hastanesi&nbsp;Romatoloji Uzmanı&nbsp;Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Karaarslan, &nbsp;kronik ve iltihaplı romatizmal bir hastalık olan romatoit artritin erken dönemde tedavi edilmesinin son derece önemli olduğunu belirterek, &nbsp;“En sık el ve ayak eklemlerini tutan hastalık; ağrı, şişlik, sabah tutukluğu ve zamanla eklem deformasyonları gibi ciddi sorunlara yol açabiliyor. Tedavi edilmediğinde, iltihap uzun vadede &nbsp;diğer organlara da sıçrayabiliyor ve kalp, akciğerler, kemikler ile gözlerde de sorun oluşturabiliyor” diyor. Kış aylarında&nbsp;ilaç tedavisinin yanı sıra yaşam alışkanlıklarında alınacak olan önlemler ve düzenli hekim takibiyle atakların önlenebildiğine işaret eden&nbsp;Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Karaarslan,&nbsp;“Hastalarımızın kışın dikkat etmeleri gereken en önemli kurallar ise ilaç tedavisini aksatmamak, hareketsiz kalmamak ve nezle ile grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarından korunmaktır” &nbsp;bilgisini veriyor.&nbsp;Romatoloji Uzmanı&nbsp;Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Karaarslan,&nbsp;romatoid artrit ataklarına karşı alınması gereken önlemleri anlattı; &nbsp;önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!&nbsp;

Asla hareketsiz kalmayın!&nbsp;

Kış aylarında evde daha fazla zaman geçirilmesi hareketin azalmasına, bu durum da; eklemlerin daha çok sertleşmelerine ve ağrının şiddetlenmesine yol açabiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Karaarslan, romatoid artrit hastalığında&nbsp;kışın eve kapanmanın yapılan en büyük hata olduğu uyarısında bulunarak, “Bu hastalıkta düzenli ve kontrollü hareket tedavinin en önemli parçalarından birini oluşturmaktadır. &nbsp;Ağrınız varken hareket etmek zor gelebilir, ancak yüzme ve yürüyüş gibi eklemleri yormayan sporları düzenli yapmaya devam &nbsp;etmelisiniz. Çünkü, bu tür sporlar eklemlerin beslenmelerine katkı sağlıyorlar. &nbsp;Eğer dışarıya düzenli olarak çıkamıyorsanız, ev ortamında yapabileceğiniz hafif germe ve eklem açıcı egzersizlerinizi ihmal etmeyin” diyor.&nbsp;

Enfeksiyonlardan korunun

Kış aylarında nezle ve grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarından &nbsp;mutlaka korunmanız gerekiyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Karaarslan, bağışıklık sisteminin hem hastalığın doğası hem de kullanılan ilaçlar nedeniyle romatoid artrit hastalarında daha hassas olduğunu anlatarak, “Dolayısıyla, kışın artan enfeksiyonlar hastalarımızda daha ağır seyredebiliyor, hatta hastalığın ataklarını tetikleyebiliyor. Bu nedenle, kalabalık ortamlardan kaçınmak ve elleri sık sık yıkamak gibi önlemlerin mutlaka alınması, hekimlerin önerdikleri grip ve zatürre gibi aşıların ihmal edilmemesi büyük önem taşıyor” diye konuşuyor.&nbsp;

Akdeniz tipi beslenin&nbsp; &nbsp;

Doğal iltihap sökücüler olarak tanımlanan zeytinyağını, cevizi, taze sebzeleri ve omega 3 açısından zengin balıkları sık tüketmeyi alışkanlık edinin. Ayrıca, bilimsel çalışmalar net bir sonuç vermemiş olsalar da zerdeçalın iltihap üzerinde baskılayıcı etkisi olduğu düşünülüyor.&nbsp;

Lahana modeli giyinin&nbsp;

Tek bir kalın kazak yerine, kat kat giyinmeyi (lahana usulü) alışkanlık edinin. Lahana modeli giyinmek vücut ısısını katmanlar arasında hapsederek eklemlerinizi sıcak tutuyor, böylece sertleşmelerini önlüyor. &nbsp;Yine aynı nedenle, özellikle eldiven ve yün çorap kullanarak el ile ayak bileklerinizi korumayı asla ihmal etmeyin. &nbsp;

Sıcak uygulama yapın&nbsp;

Sabah tutukluğunu çözmek için sıcak suyla duş almanız kasları gevşetiyor ve eklem hareketlerini kolaylaştırıyor.&nbsp;Ancak,&nbsp;eğer eklemlerinizde aktif şişlik, kızarıklık veya sıcaklık (alevlenme) varsa, o bölgeye sıcak uygulama yapmayın, hekiminize haber verin.&nbsp;

İlaçlarınızda değişiklik yapmayın!&nbsp;

Romatoid artrit tedavisinde son 20 yılda devrim yaratan gelişmeler yaşanıyor. Artık hedef sadece ağrıyı kesmek değil, hastalığı uyutmak, bir başka deyişle sorunu tamamen baskılamak. Romatoloji Uzmanı&nbsp;Dr. Öğretim üyesi Mehmet Karaarslan,&nbsp;“Ancak, tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için hekiminize danışmadan 'Ağrım arttı, ilacı artırayım' veya 'Hastalandım, ilacı keseyim' diyerek, ilaçlarınızda değişiklik yapmayın” uyarısında bulunuyor. Ayrıca, hem hastalığın doğası gereği hem de yapılan tedavilerin etkilerinin görülmesi için muayenelerinizi aksatmamanız da atakların önlenmesinde kilit rol üstleniyor” diye konuşuyor. &nbsp;

D vitamini seviyenizi ölçtürün

Kışın güneşten mahrum kalmak D vitamini eksikliğine yol açıyor, bu durum kemik ağrılarının daha yoğun hissedilmesine ve yorgunluk şikayetlerinin artmasına sebep olabiliyor. Bu nedenle, D vitamini seviyenize baktırmanız ve &nbsp;ihtiyaç halinde hekiminizin kontrolünde takviye kullanmanız öneriliyor.&nbsp;Ayrıca, omega – 3 balık yağı takviyeleri eklem sertliğini azaltmaya yardımcı olabiliyor.

Stres yönetimine dikkat!&nbsp;

Stres, romatoid artrit ataklarını tetikleyebiliyor. Dolayısıyla, yoga, meditasyon veya basit nefes egzersizleriyle stresinizi yönetmeniz çok önemli.&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Eklemlerde artan ağrı, şişlik ve sertliğe dikkat!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 26 Jan 2026 07:40:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/26012026110924_e2c5562b3b49643bcd210c7ad29269b8.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/26012026110924_e2c5562b3b49643bcd210c7ad29269b8.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/26012026110924_e2c5562b3b49643bcd210c7ad29269b8.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Donma mı, hipotermi mi? ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-donma-mi-hipotermi-mi-29157.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-donma-mi-hipotermi-mi-29157.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, soğuk hava koşullarına ve hipoterminin zamanında fark edilmediğinde ölümcül sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekti.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Hipotermi nedir?

Hipoterminin vücut sıcaklığının 35 derecenin altına düşmesiyle meydana gelen tehlikeli bir durum olduğunu dile getiren Prof. Dr. Deniz Demirci, “Normal vücut sıcaklığı genellikle 36.5°C ile 37.5°C arasında olup, bu aralık vücudun optimal işlevlerini sürdürebilmesi için gereklidir. Vücut ısısı 35°C’nin altına düştüğünde, vücut normal işlevlerini yerine getiremez ve hayati tehlike söz konusu olabilir. Hipotermi genellikle aşırı soğuk havalarda, suda uzun süre kalma, yeterince giyinmemek, yorgunluk veya açlık gibi durumlarla ilişkilidir. Bunun yanı sıra, alkol ve bazı ilaçlar da vücutta ısının kaybını hızlandırabilir.” dedi.

Vücut sıcaklığı düştükçe, vücutta bir dizi fizyolojik değişiklikler meydana geliyor

Vücut sıcaklığı düştükçe, vücutta bir dizi fizyolojik değişiklikler meydana geldiğini ifade eden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Hipoterminin etkileri, vücut sıcaklığının ne kadar düştüğüne ve ne kadar süreyle bu düşük sıcaklığın etkisi altında kalındığına bağlı olarak değişebilir.” ifadesinde bulundu.

Prof. Dr. Demirci, vücut sıcaklığı düştükçe birçok hayati sistemin olumsuz etkilendiğini belirterek, dolaşım sistemiyle ilgili olarak şunları kaydetti:

“Vücut ısısının düşmesiyle birlikte, kan damarları daralır (vazokonstriksiyon). Bu, kanın vücut yüzeyinden iç organlara yönlendirilmesine ve böylece hayati organların korunmasına yardımcı olur. Ancak, bu durum ciltte solukluk, soğukluk ve mavi renge (siyanoz) yol açabilir. Uzun süreli hipotermi, kan basıncında düşüşe neden olabilir, bu da organlara yeterli kanın ulaşamamasına yol açar ve organ fonksiyonlarını bozabilir.”

Vücut ısısı düştükçe, beyin işlevleri yavaşlıyor

Sinir sistemi üzerindeki etkilerinin de hayati öneme sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, sinir sistemi üzerinde de etkiler yaratır. Vücut ısısı düştükçe, beyin işlevleri yavaşlar. Başlangıçta titreme, konuşma bozukluğu ve koordinasyon kaybı gibi belirtiler görülür. Sıcaklık daha da düşerse, bilinç kaybı, koma ve sonunda ölüm riski artar. Beyin, vücut ısısının kontrolünü sağlamak için daha fazla enerji harcar ve bu durum, zihinsel işlevlerde bozulmalara yol açabilir. Hipotermi sırasında kaslarda titreme başlar. Titreme, vücutta ısının korunmasını sağlamak için kasların kasılmasından kaynaklanır ve bu, vücudun ısınmasını sağlayan bir tepkidir. Ancak, vücut sıcaklığı iyice düştüğünde, titreme durur ve kaslar zayıflar.” diye konuştu.

Vücut sıcaklığının düşmesiyle metabolizma yavaşlıyor

Hipoterminin metabolizma üzerindeki etkilerine de dikkat çeken Prof. Dr. Demirci, “Vücut sıcaklığının düşmesiyle metabolizma yavaşlar. Hipotermi, enerji üretimi ve kullanımı üzerinde olumsuz etkilere yol açar. Karaciğer ve böbrek gibi organlar, ısı üretmek için daha fazla çalışmak zorunda kalır, ancak bu süreçler verimsizleşir. Ayrıca, kan şekerinin düşmesi ve diğer metabolik dengesizlikler görülebilir.” şeklinde konuştu.

Şiddetli hipotermi, solunumda durmaya yol açabiliyor

Solunum sistemi üzerindeki etkilerini de anlatan Prof. Dr. Demirci, “Solunum hızı, vücut ısısının düşmesiyle birlikte azalır ve bu da oksijenin vücutta daha verimli bir şekilde taşınmasını zorlaştırır. Şiddetli hipotermi, solunumda durmaya yol açabilir. Ayrıca, soğuk hava solumak, solunum yollarında kuruluk ve tahrişe neden olabilir.” dedi.

Prof. Dr. Demirci, kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri de vurgu yaparak, “Hipotermi, kalp atışlarını etkileyebilir. Vücut sıcaklığı düştükçe, kalp atış hızı yavaşlar ve düzensizleşebilir. Şiddetli hipotermi durumunda, kalp durması riski ortaya çıkabilir. Kalp atışlarındaki düzensizlikler (aritmi) hayati tehlike oluşturabilir.” ifadesinde bulundu.

Soğuk hava koşullarında uygun kıyafetler giyilmeli

Hipotermiden korunmak için soğuk hava koşullarında uygun kıyafetler giyilmesi, aşırı soğuk ortamlarda uzun süre kalmaktan kaçınılması ve vücut ısısının düşmesini engellemek için önlemler alınmasının önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Hipotermi tedavisinde, kişinin ısısını yavaşça artırmak gerekir. Bu, sıcak içecekler, ısınma battaniyeleri veya ısınma cihazları kullanılarak yapılabilir. Ancak, tedavi hızlı ve dikkatli bir şekilde yapılmalıdır, çünkü aşırı hızlı ısınma, vücuttaki kan dolaşımını olumsuz etkileyebilir.” dedi.

Donma ve hipotermi arasındaki farklar neler?&nbsp;

Donma ve hipoterminin, her ikisinin de soğukla ilgili tehlikeli sağlık durumlar olduğunu ancak farklı mekanizmalarla vücutta etkiler oluşturduğunu anlatan Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, vücut sıcaklığının 35°C’nin altına düşmesi durumudur. Vücut, soğuk ortamda ısısını kaybeder ve bu durum organ fonksiyonlarını bozarak hayati tehlike yaratabilir. Hipotermide tüm vücut etkilenir. Donma, vücut dokularının (genellikle eller, ayaklar, burun, kulaklar gibi vücut uç bölgeleri) aşırı soğuk nedeniyle donmasıdır. Donma, dondurucu soğukta uzun süre kalma sonucu, özellikle kan damarlarının tıkanmasıyla doku hasarına yol açar. Bu, lokal bir durumdur ve genellikle vücudun uç bölgelerinde görülür.” diye konuştu.

Donmada dokularda nekroz yaşanabiliyor

Hipotermide, vücut ısısının genel olarak düştüğünü ve bu durum bütün organları etkilediğini ifade eden Prof. Dr. Demirci, “Kalp, solunum ve merkezi sinir sistemi en fazla etkilenen bölgeler arasındadır. Hipotermide kaslar titrer, solunum yavaşlar, kalp hızı düşer, düşünme ve koordinasyon bozulur. Donma, sadece vücudun bazı bölümlerinde meydana gelir. Doku, aşırı soğuk nedeniyle donarak hasar görür. Başlangıçta cilt soluklaşır ve uyuşur, sonra dokular buz gibi sertleşebilir. Ciddi vakalarda, dokular nekroz yaşayabilir.” şeklinde konuştu.

Hipotermi vücudun tamamını etkiliyor

Hipotermi vücudun tamamını etkilerken, donmanın sadece vücutta soğuğa doğrudan maruz kalan bölgelerin etkilendiğini (özellikle uç kısımlar: parmaklar, ayak parmakları, burun, kulaklar) belirten Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, genellikle hava sıcaklığının çok düşük olduğu, rüzgarlı, nemli ortamda uzun süre kalmak sonucu oluşur. Donma ise doğrudan soğuğa maruz kalan, genellikle rüzgarlı ve nemli ortamlarda, çıplak ciltle soğuğa temasla daha hızlı gelişir.” dedi.

Donma ve hipoterminin belirtileri nasıl ayırt edilir?

Prof. Dr. Deniz Demirci, hipotermi belirtilerini şöyle sıraladı:

“Başlangıçta, titreme, yorgunluk, uyuşma, baş dönmesi, konuşmada bozulma, kas zayıflığı, koordinasyon kaybı olur. Orta düzey hipotermi de titreme durur, bilinç kaybı, hızla düşünme ve karar verme zorluğu, nefes almanın zorlaşması, kalp atışlarının yavaşlaması meydana gelir. İleri düzey hipotermi de ise bilinç kaybı (komaya girme), vücut ısısının 30°C’nin altına düşmesi, kalp durması riski oluşur.”

Donma belirtilerini de sıralayan Prof. Dr. Demirci, şöyle devam etti:

“Başlangıçta, cilt soğur ve beyazlaşır, uyuşukluk ve karıncalanma hissi olur. İleri aşamada ise cilt sertleşir, morarma, buz gibi bir hissiyat, ağrı veya yanma hissi olur. Vücut kısmı hareket ettirilemez hale gelebilir. Şiddetli donmada ise cilt ve doku tamamen donar, şişlik ve kabuklanma oluşur, doku ölümü (nekroz) gelişebilir. Tedavi edilmezse, etkilenen doku kaybolabilir.”

Vücudu yavaşça ısıtmak gerekiyor

Hipotermi tedavisinde vücudu yavaşça ısıtmak gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Demirci, “Öncelikle sıcak, kuru bir ortamda kişiyi ısıtmak, sıcak içecekler vermek, ısınma battaniyeleri kullanmak önemlidir. Ağızdan ısıtma yapılabilir, ancak hızlı ısıtma, vücudun şok yaşamasına yol açabileceğinden dikkatli olunmalıdır. Donma tedavisinde ise donmuş bölgeyi ılık suyla ısıtmak, donmuş dokuyu tekrar soğuğa maruz bırakmamak gerekir. Donmuş bölgeye doğrudan ısı uygulamaktan kaçınılmalıdır. Şiddetli donma durumlarında, etkilenen doku nekrozu gelişebileceği için cerrahi müdahale gerekebilir.” şeklinde sözlerini tamamladı.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Donma mı, hipotermi mi?  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 24 Jan 2026 09:41:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24012026151311_72b2c8b3d2e02470a2bd30a4d4054369.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24012026151311_72b2c8b3d2e02470a2bd30a4d4054369.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24012026151311_72b2c8b3d2e02470a2bd30a4d4054369.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kış Aylarında Gripten Korunmanın 6 Etkili Yolu]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-kis-aylarinda-gripten-korunmanin-6-etkili-yolu-29101.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-kis-aylarinda-gripten-korunmanin-6-etkili-yolu-29101.html</link>
                    <description><![CDATA[Soğuk havaların etkisini artırdığı, kapalı alanlarda daha fazla zaman geçirdiğimiz kış aylarında grip, nezle ve diğer üst solunum yolu enfeksiyonları daha sık görülüyor. Gripten korunmak ya da hastalığı daha hafif atlatmak için bağışıklık sistemimizi güçlendirmemiz gerekiyor. Doğru beslenerek vücudun savunma mekanizmalarını güçlendirmek bu hastalıklara karşı doğal bir kalkan oluşturabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Sinem Türkmen, bağışıklık sistemini güçlendiren beslenme yöntemleri hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Protein, vitamin ve antioksidan içeren besinleri tercih edin

Bağışıklık sistemi; virüs, bakteri ve diğer zararlı mikroorganizmalara karşı vücudu koruyan karmaşık bir savunma ağıdır. Bu sistemin hücreleri; vitaminlere, minerallere, proteine ve antioksidanlara ihtiyaç duyar. Yetersiz ve dengesiz beslenme, bağışıklık hücrelerinin sayısını ve etkinliğini azaltarak grip gibi enfeksiyonlara yakalanma riskini artırır. Grip ve nezle gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarından korunmak için bu yöntemler;&nbsp;

Savunmanın Temel Taşı Protein:&nbsp;Bağışıklık hücrelerinin yapımı için yeterli protein alımı şarttır. Yumurta, yoğurt, kefir, balık, tavuk, hindi, kırmızı et, kuru baklagiller; grip savar beslenmenin olmazsa olmazlarıdır. Özellikle iştahsızlığın arttığı hastalık dönemlerinde, çorbalara eklenen et, tavuk veya bakliyatlar protein alımını destekler.&nbsp; En Bilinen Bağışıklık Destekçisi C Vitamini:&nbsp;C vitamini, bağışıklık hücrelerinin aktivitesini artırır ve enfeksiyon süresinin kısalmasına yardımcı olabilir. Portakal, mandalina, limon, kivi, kuşburnu, kırmızı biber, brokoli ve maydanoz en zengin kaynaklardır. C vitamini kaybı olmaması için bu gıdalar çiğ olarak tüketilmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki C vitamini tek başına mucize değildir; düzenli ve yeterli alımı önemlidir. Solunum Yollarının Koruyucusu A Vitamini ve Beta Karoten:&nbsp;A vitamini, burun ve boğaz mukozasının bütünlüğünü koruyarak virüslerin vücuda girişini zorlaştırır. Havuç, balkabağı, ıspanak, roka, yumurta sarısı ve süt ürünleri bu açıdan değerlidir.&nbsp; Bağışıklık Hücrelerinin Gizli Kahramanları Çinko ve Demir:&nbsp;Çinko eksikliği, enfeksiyonlara yatkınlığı artırır. Kırmızı et, kabak çekirdeği, tam tahıllar ve baklagiller iyi çinko kaynaklarıdır. Demir ise oksijen taşınmasını sağlayarak bağışıklık hücrelerinin etkin çalışmasına katkıda bulunur. Kırmızı et, ciğer, mercimek, yumurta, yeşil yapraklı sebzeler demir kaynağıdır. Demir kaynağı gıdaların emilimini artırmak için C vitamini kaynağı olan besinlerle birlikte tüketilmelidir. Bitkisel demir kaynağı içeren gıdalarla birlikte süt ürünü tüketilmemelidir. Örneğin ıspanak yemeği ile yoğurt birlikte tüketildiğinde ıspanaktaki demirin emilimi azalmaktadır.&nbsp; Bağırsak Sağlığı Güçlü Bağışıklık Sistemi Demektir Probiyotikler:&nbsp;Bağışıklık hücrelerinin yaklaşık büyük bir kısmı bağırsaklarda bulunur. Yoğurt, kefir, ev yapımı turşu ve fermente gıdalar; bağırsak florasını destekleyerek vücudun hastalıklara karşı direncini artırır. Şeker, işlenmiş ve katkı maddesi içeren gıdalar ise bağırsak sağlığını olumsuz etkilediği için bağışıklığı zayıflatabilmektedir.&nbsp; Bağışıklığın Sessiz Destekçileri&nbsp;Antioksidanlar:&nbsp;Grip ve benzeri enfeksiyonlar sırasında vücutta oksidatif stres artar. Antioksidanlar, hücrelere zarar veren serbest radikalleri etkisiz hale getirerek bağışıklık sisteminin daha güçlü ve dengeli çalışmasına yardımcı olur. Renkli sebze ve meyveler antioksidanlardan zengindir. Özellikle nar, yaban mersini, üzüm, portakal, kivi, havuç, balkabağı ve koyu yeşil yapraklı sebzeler; bağışıklık hücrelerini destekleyen önemli bileşenler içerir. Yeşil çay, zerdeçal ve zencefil gibi besinler ise antiinflamatuar etkileriyle hastalık sürecinin daha hafif geçirilmesine katkı sağlar. Antioksidanlar en etkili şekilde doğal besinler yoluyla alınır. Bilinçsiz kullanılan takviyeler yerine, çeşitli ve dengeli bir beslenme modeli bağışıklık sistemi için en güvenilir yaklaşımdır.

Grip ve nezleyi daha hafif atlatmak için bol sıvı tüketin

Yeterli sıvı alımı; boğazın nemli kalmasını sağlar, toksinlerin atılmasına yardımcı olur ve ateşle artan sıvı kaybını telafi eder. Suya ek olarak ıhlamur, adaçayı, ekinezya, zencefil-limon gibi bitki çayları tercih edilebilir. Ancak bitki çaylarının da aşırı tüketilmemesi gerektiği ve bazı ilaçlarla etkileşime girdiği unutulmamalıdır, bu nedenle kronik hastalığı olan kişiler tüketmeden önce mutlaka hekimine danışmalıdır. Grip döneminde aşırı şeker tüketimi bağışıklık hücrelerinin etkinliğini azaltabilir. Paketli gıdalar, şekerli içecekler ve aşırı rafine karbonhidratlar yerine; doğal, ev yapımı ve besleyici öğünler tercih edilmelidir. Alkol tüketimi de bağışıklık sistemini baskılayıcı etki gösterebilir.

Bağışıklık dostu çorba&nbsp;

Gripten korunmak yalnızca birkaç günlük bir çaba değil; bütüncül bir yaşam tarzının sonucudur. Düzenli ve dengeli beslenme, yeterli uyku, stres yönetimi ve fiziksel aktivite bir araya geldiğinde bağışıklık sistemi en güçlü haline ulaşır. Unutmayın, mutfakta atılan küçük ama doğru adımlar, kış aylarını daha sağlıklı ve enerjik geçirmenin anahtarıdır.

Soğuk kış günlerinde bağışıklık sistemini desteklemenin en pratik yollarından biri, besin değeri yüksek ve sindirimi kolay çorbalardır. Aşağıdaki tarif; protein, antioksidan, vitamin ve mineralleri bir araya getirerek grip döneminde vücudu desteklemeyi amaçlar. Bu çorba; iştahsızlık, boğaz hassasiyeti ve halsizlik gibi grip belirtilerinin görüldüğü dönemlerde, ana öğün yerine veya destekleyici bir öğün olarak rahatlıkla tüketilebilir.

Malzemeler (4 porsiyon):

1 adet orta boy soğan 1 diş sarımsak 1 adet havuç 1 küçük kâse kırmızı mercimek 1 yemek kaşığı zeytinyağı 1 çay kaşığı zerdeçal 1 çay kaşığı rendelenmiş taze zencefil 5–6 su bardağı sıcak su veya ev yapımı tavuk suyu Tuz, karabiber Servis için birkaç damla limon suyu

Hazırlanışı:

Zeytinyağını tencereye alın, doğranmış soğan ve sarımsağı hafifçe kavurun. Küp doğranmış havucu ve yıkanmış kırmızı mercimeği ekleyin. Zerdeçal ve zencefili ilave ederek kısa süre karıştırın. Üzerine sıcak su veya tavuk suyunu ekleyip mercimekler yumuşayana kadar pişirin. Piştikten sonra çorbayı blenderdan geçirin, tuz ve karabiber ekleyin. Servis ederken birkaç damla limon suyu ilave edin.

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kış Aylarında Gripten Korunmanın 6 Etkili Yolu - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 20 Jan 2026 08:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/20012026122008_9073a8875bd389f5e6f91fc5e0bc0f22.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/20012026122008_9073a8875bd389f5e6f91fc5e0bc0f22.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/20012026122008_9073a8875bd389f5e6f91fc5e0bc0f22.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[50 yaş üzerinde herkes kan sulandırıcı kullanmalı mı?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-50-yas-uzerinde-herkes-kan-sulandirici-kullanmali-mi-29100.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-50-yas-uzerinde-herkes-kan-sulandirici-kullanmali-mi-29100.html</link>
                    <description><![CDATA[Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal kan sulandırıcı konusunda en çok yöneltilen 6 soruyu cevapladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Son yıllarda özellikle sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve yanlış yaşam alışkanlıkları nedeniyle kalp hastalarının sayısı hızla artarken, kalp krizi de genç yaşlarda kapıyı daha sık çalıyor. Bu nedenle genetik yatkınlığı ve aile öyküsü olanların yanı sıra, sağlıksız yaşam alışkanlıklarına sahip kişilerin de kardiyolojik muayenelerini düzenli yaptırmaları, toplumda sık yapılan bazı hatalara düşmemeleri kritik önem taşıyor. Toplumda en sık yapılan hatalardan birini de kan sulandırıcı ilaç kullanımı oluşturuyor.&nbsp;Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal, “Halk arasında kan sulandırıcı olarak bilinen, asetilsalisilik asit içeren ilaçların kullanımına yönelik ne yazık ki toplumsal farkındalığın son derece yetersiz olduğunu görüyoruz. 50 yaşın üzerindeki herkesin kan sulandırıcı kullanması gerektiği düşüncesi yanlış olduğu gibi, gereksiz kan sulandırıcı kullanımı önemli tehlikelere de yol açabilmektedir” uyarısında bulunuyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal kan sulandırıcı konusunda en çok yöneltilen 6 soruyu cevapladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

&nbsp;SORU: 50 yaş üzerindeki herkes kan sulandırıcı içmeli mi?

CEVAP:&nbsp;‘Belli bir yaştan sonra herkes kan sulandırıcı kullanmalıdır’ düşüncesi yanlıştır. Kan sulandırıcı kullanımının gerekliliği kişiden kişiye değişmektedir. Buna doktorunuz karar verebilir. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal “Kan sulandırıcı kullanımını, hastanın mevcut hastalıklarına, yaşına, cinsiyetine, yaşam alışkanlıklarına, yaşam tarzına ve risk faktörlerine göre değerlendirmeler yaparak veriyoruz. Ek ileri tetkikler ile karar vermek daha da kolaylaşabilir. Özellikle orta ve yüksek kardiyak riske sahip bireylerde boyun doppler ultrasonu (şah damarı ultrasonu) ve Koroner BT Anjiografi (sanal anjiografi) tetkikleri yaptırıyoruz. Bu tetkiklerde olası bir plak varlığında kan sulandırıcıları öneriyoruz” diyor.

&nbsp;SORU: Kan sulandırıcıların faydaları nelerdir?&nbsp;

&nbsp;CEVAP:&nbsp;Kan sulandırıcı kullanımı kalp krizlerine, beyine pıhtı atma olaylarına karşı kişileri korumaktadır. Gereksiz kullanımlarında kanama riskleri oluşturmaktadır ancak yüksek kardiyovasküler hastalık riskine sahip bireylerde ise yararı; zararına oranla çok daha fazla olacağından dolayı, bu bireylerin kan sulandırıcı kullanmaları daha doğru bir karar olacaktır

SORU: Kardiyovasküler hastalık riski çok düşük olan bireylerde kan sulandırıcı kullanımının zararları nelerdir?&nbsp;&nbsp;

CEVAP: Doç. Dr. Emrah Erdal “Kardiyovasküler hastalık riski çok düşük olan bireylerde kan sulandırıcının zararı, kanama riski daha fazla olacaktır. Kar-zarar dengesini belirlemek çok önemlidir. Çünkü gereksiz kan sulandırıcı kullanan bireylerde mide kanaması, beyin kanaması gibi riskler daha da artmış olmaktadır. Bu nedenle kesinlikle kafanıza göre kan sulandırıcı ilaçları kullanmayın, bu kararı mutlaka doktorunuza bırakın” diyor.&nbsp;

SORU:&nbsp;Kalp hastalığı olmayan ama risk faktörü olan bireylerde bugün hangi koruyucu yaklaşımlar öneriliyor?

CEVAP: Sağlıklı yaşam kuralları herkes için çok önemlidir. Zararlı alışkanlıkların (sigara, alkol vb.) bırakılması, fazla kiloların diyet ve egzersizle verilmesi, tansiyon ve şeker (diyabet) hastası iseniz değerlerinizin normal sınırlarda tutulması çok önemlidir. Ayrıca yüksek riskli bireylerde Koroner BT Anjiografi, Karotis Doppler ultrasonu gibi ek testlerin yapılması da çok faydalı olacaktır.

SORU: Kan sulandırıcı ilaçların besinlerle ya da diğer ilaçlarla etkileşimi oluyor mu?&nbsp;

CEVAP: Bazı kan sulandırıcı ilaçlarda beslenme çok önemlidir çünkü ilaç, etkisini yeşil sebze, meyveler artırabilmekte veya azaltabilmektedir. Ama bazı kan sulandırıcı ilaçlarda ise bu ayrıntı çok önemli değildir, bunun yerine bu bireyler günlük yaşamda ağrı kesici ilaç kullanımına karşı dikkatli olmalılardır çünkü çok sayıda ağrı kesici kullanımı; bu tür kan sulandırıcılarla etkileşime girerek mide kanaması riskini belirgin olarak artırmaktadır. Bu nedenle kan sulandırıcı kullanımı gibi önemli bir konuda kesinlikle kafanıza göre hareket etmeyin, tedavi sürecinde mutlaka doktorunuzun önerilerine sıkı sıkıya uymaya özen gösterin. &nbsp;

SORU: Kan sulandırıcı kullanımı konusunda toplumda en sık yapılan yanlış nedir?

CEVAP: Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Emrah Erdal “Doktora sormadan kan sulandırıcı kullananları çok sık görüyoruz ne yazık ki. Eş, dost, arkadaş çevresi ve sosyal medyadan, internetten edinilen görüşlerle, doktora sormadan kan sulandırıcı kullanmak hayati riskler doğurabileceğinden bu kararı mutlaka doktora bırakmak gerekir. Üstelik ‘kalp yaşı’ dediğimiz bir skorlama sistemi de var ki; cinsiyet, yaş, şeker ve tansiyon hastalığı varlığı, tansiyon durumunuz, kolesterol seviyeleriniz kardiyovasküler hastalık riskini belirlemede çok önemli faktörlerdir” diyor.

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[50 yaş üzerinde herkes kan sulandırıcı kullanmalı mı? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 20 Jan 2026 08:47:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/20012026122006_ab47f2a1035b2fafe0b7be8c54cc744e.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/20012026122006_ab47f2a1035b2fafe0b7be8c54cc744e.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/20012026122006_ab47f2a1035b2fafe0b7be8c54cc744e.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Nadir gen hastalığı TBL1XR1 için Türkiye’de ilk adım]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-nadir-gen-hastaligi-tbl1xr1-icin-turkiyede-ilk-adim-29041.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-nadir-gen-hastaligi-tbl1xr1-icin-turkiyede-ilk-adim-29041.html</link>
                    <description><![CDATA[TBL1XR1 geniyle ilişkili, çocuklarda nörogelişimsel sorunlara yol açan nadir hastalığın anlaşılması ve tedavi geliştirilmesi amacıyla Türkiye’de ilk kez “beyin organoidi” temelli bir araştırma başlatılıyor. Acıbadem Üniversitesi, Altınbaş Üniversitesi ve HERDEM Çare Derneği iş birliğiyle yürütülecek çalışma hem TBL1XR1 hastalığına hem de otizm ve epilepsi gibi benzer nörogelişimsel bozukluklara ışık tutmayı hedefliyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Araştırmanın en dikkat çekici yönü, Acıbadem Üniversitesi Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma Merkezi (ACURARE) liderliğinde, bu hastalık özelinde Türkiye’de ilk kez beyin organoidi geliştirilecek olması. Bilimsel çalışmayla eş zamanlı olarak, hastalıkla yaşayan aileleri bir araya getirmeyi ve toplumsal farkındalık oluşturmayı amaçlayan faaliyetler de yürütülecek.

“Nadir ama etkilediği kişi sayısı az değil”

Acıbadem Üniversitesi’nde düzenlenen konferansta konuşan ACURARE Müdürü ve Çocuk Genetik Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Alanay, nadir hastalıkların sanıldığından çok daha geniş bir kitleyi etkilediğine dikkat çekti. Alanay, “Bugün dünyada 6 binden fazla nadir hastalık olduğu düşünülüyor. Toplamda yaklaşık 300 milyon insan nadir bir hastalıkla yaşıyor. Türkiye’ye uyarladığımızda bu sayı 5–6 milyon kişiye karşılık geliyor.” dedi.

Nadir hastalıkların büyük bölümünün tek gen mutasyonundan kaynaklandığını belirten Alanay, TBL1XR1’in de bu grupta yer aldığını, çoğu zaman otizm, epilepsi ya da zihinsel yetersizlikle karışabildiğini söyledi. Bu durumun tanı süresini uzattığını vurgulayan Alanay, dünyada ortalama tanı süresinin 5 yıla kadar çıktığını kaydetti.

Türkiye’de ilk: “Mini beyin” modelleri

Genetik tanı imkanlarının Türkiye’de gelişmiş olmasına rağmen hâlâ çok sayıda çocuğun tanı alamadığını dile getiren Prof. Dr. Alanay, asıl sorunun tedaviye erişim olduğunu söyledi. Alanay, “Bugün nadir genetik hastalıkların yalnızca yüzde 5’inin tedavisi var. Ancak bunun zamanla yüzde 95’e çıkacağına inanıyoruz. Bunun yolu, hastalığı hücresel düzeyde anlamaktan geçiyor. TBL1XR1 bu açıdan çok önemli bir model.” diye konuştu.

Araştırmanın bilimsel omurgasını beyin organoidi çalışmalarının oluşturduğunu belirten Alanay, bu yöntemin hastadan alınan cilt ya da saç kökü hücrelerinden geliştirilen ve beynin genetik ile işlevsel özelliklerini taşıyan mikroskobik “mini beyin” modellerine dayandığını ifade etti.

“Kişiye özel tedavinin yolu açılabilir”

Çalışmayı yürüten isimlerden Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Kaya Bilgüvar da beyin organoidlerinin avantajlarına dikkat çekti. Bilgüvar, “Bu yöntem, hayvan deneylerine ihtiyaç duymadan, doğrudan hastanın kendi genetik yapısını taşıyan bir model üzerinde çalışmaya imkan veriyor. Hastalığın beyinde nerede ve nasıl ortaya çıktığı anlaşılabiliyor, genetik düzeltmeler denenebiliyor.” dedi.

“Asıl hedef, gen düzenleme teknikleriyle bu bozulmanın geri döndürülüp döndürülemeyeceğini görmek.” diyen Bilgüvar, “Mutasyonu laboratuvar ortamında düzelttiğimizde hücreler normale dönüyor mu? Eğer dönüyorsa, bu gelecekteki tedaviler için çok güçlü bir umut demek.” ifadelerini kullandı.

Dernek sayesinde ailelere ulaşılacak

HERDEM Çare Derneği Başkanı Dr. Ayşegül Altınbaş ise oğluna TBL1XR1 tanısı konulmasının ardından yaşadıklarının derneğin kurulmasına vesile olduğunu anlattı. Sekiz yıl süren tanı arayışına dikkat çeken Altınbaş, “Tanı aldığımızda ‘Şimdi ne yapacağız?’ sorusuyla baş başa kaldık. Ne kadar çok hasta bir araya gelirse, bilim için o kadar çok veri oluşuyor.” dedi.

Dernek aracılığıyla kısa sürede Türkiye genelinde 13’ten fazla aileye ulaştıklarını belirten Altınbaş, “Nadir hastalıklar insanı yalnızlaştırıyor ama yalnız değiller. Tek gen hastalıklarının bir gün mutlaka tedavisi olacak. Yeter ki birlikte çalışalım.” şeklinde konuştu.

Genetik veriler için yasal çerçeve vurgusu

Sağlık hukuku ve genetik veriler alanında çalışan hukukçu Prof. Dr. Tekin Memiş de gen tedavilerinin yalnızca tıbbi değil, hukuki ve toplumsal boyutları olduğuna dikkat çekti. Memiş, genetik verilerin korunmasıyla bilimsel araştırmalar arasında dengeli bir yasal çerçevenin şart olduğunu belirterek, “Açık ve güvenli bir düzenleme hem birey haklarını korur hem de yeni tedavilerin geliştirilmesini mümkün kılar.” dedi.

“Tanı varsa umut da var”

Kızında TBL1XR1 gen mutasyonu bulunan Aykut Çekiç ise yaşadıkları sürecin farkındalığın önemini gösterdiğini ifade etti. Sekiz yaşındaki kızının üç kez beyin ameliyatı geçirdiğini anlatan Çekiç, “Bir hastalığa tanı konabiliyorsa tedavi de bulunabiliyor. Daha fazla aileye ulaşmak ve doğru tanı almalarını sağlamak için bir araya geldik.” diye konuştu.

Uzmanlara göre TBL1XR1 üzerine yürütülecek bu çalışma, yalnızca nadir bir hastalık için değil; otizm ve epilepsi gibi daha yaygın nörogelişimsel bozuklukların mekanizmalarını anlamada da önemli katkılar sunabilecek.&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Nadir gen hastalığı TBL1XR1 için Türkiye’de ilk adım - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 18 Jan 2026 07:57:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/18012026113330_2219f649cfdf570719add149c338345a.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/18012026113330_2219f649cfdf570719add149c338345a.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/18012026113330_2219f649cfdf570719add149c338345a.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kadınlarda yük taşımaya bağlı bel fıtığı riski artıyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-kadinlarda-yuk-tasimaya-bagli-bel-fitigi-riski-artiyor-28741.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-kadinlarda-yuk-tasimaya-bagli-bel-fitigi-riski-artiyor-28741.html</link>
                    <description><![CDATA[Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Ahmet İnanır, kadınlarda yük taşımaya bağlı bel fıtığı riskinin erkeklere oranla daha fazla olduğuna dikkat çekti.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Kadınlar, hem fiziksel hem de duygusal birçok yükü aynı anda taşımak zorunda kalıyor. Bu durum, omurga sağlığı üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor.

Doç. Dr. İnanır, özellikle günlük hayatta fark edilmeyen fakat uzun vadede omurgaya zarar verebilen yüklenmelerin altını çizdi:“Çocuğu sürekli aynı kolda taşımak, market poşetleri, çamaşır sepeti, ağır çanta taşımak , toz almak , süpürge çekmek , yer silmek gibi sürekli eğilerek yapılan ev işleri, ağır tencere ve su bidonu kaldırmak, yanlış duruş ile bebek emzirmek gibi… Bunların her biri bel fıtığı riskini artıran önemli faktörlerdir.”dedi.
Kadınlar çoğu zaman hem işte hem evde yoğun sorumluluk altındadır.Kadınlarımız sadece fiziksel yük taşımıyor; duygusal sorumluluk, stres ve kaygı da bel çevresi kaslarının sürekli kasılmasına neden oluyor. Bu kasılma da omurga disklerine binen baskıyı artırarak fıtık oluşumunu kolaylaştırıyor.

Kadınlara yönelik öneriler ve bilinçli hareket etmenin önemi:Yük kaldırırken iki elin dengeli kullanılması, dizleri bükerek yükü yerden almak, uzun süre eğilerek yapılan işlerden kaçınmak ve bel bölgesini güçlendiren egzersizleri düzenli yapmak çok önemlidir. Unutmayın, küçük hatalar bile yıllar içinde büyük hasarlara dönüşebilir.

Son olarak toplumdaki farkındalığın artırılması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Ahmet İnanır sözlerini şöyle tamamladı:“Kadınların görünmeyen yüklerini fark etmek, destek olmak ve doğru yönlendirme yapmak; hem aile sağlığı hem de toplum sağlığı açısından büyük önem taşıyor.”dedi.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kadınlarda yük taşımaya bağlı bel fıtığı riski artıyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 31 Dec 2025 13:26:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/31122025182037_2e6bb8aaa762c6662ba29768d90945f2.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/31122025182037_2e6bb8aaa762c6662ba29768d90945f2.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/31122025182037_2e6bb8aaa762c6662ba29768d90945f2.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Epilepsi nöbetlerinde her dakika kritik!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-epilepsi-nobetlerinde-her-dakika-kritik-28531.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-epilepsi-nobetlerinde-her-dakika-kritik-28531.html</link>
                    <description><![CDATA[Türkiye’de yaklaşık 1 milyon kişiyi etkileyen epilepsi, doğru tanı ve tedaviyle çoğunlukla kontrol altına alınabiliyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, özellikle kısa süreli dalgın bakışlar gibi gözden kaçabilen belirtilerin erken tanıda kritik rol oynadığını vurguladı.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Halk arasında sara hastalığı olarak bilinen epilepsi, beynin elektriksel aktivitelerinin aniden kontrol dışı hâle gelmesi sonucu tekrarlayan nöbetlere yol açan yaygın bir nörolojik hastalık. Dünyada yaklaşık 65 milyon, Türkiye’de ise yaklaşık 1 milyon epilepsi hastası bulunuyor.

Epilepsi nöbetleri, hastaların iş, aile ve sosyal yaşamını olumsuz etkileyebilir ve nadiren de olsa yaşamı tehdit eden tablolara yol açabiliyor. Ancak Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, doğru tanı ve kişiye özel tedavi ile çoğu nöbetin kontrol altına alınabildiğini belirtiyor. Kural, erken tanının önemine dikkat çekerek, “Erken tanı ile nöbetler daha hızlı kontrol altına alınmakta, nöbetlerin direnç kazanması ve beynin tekrarlayan nöbetlerden zarar görmesi önlenmektedir. Böylece hastalar nöbetsiz bir yaşam sürüp, eğitim ve iş hayatlarına sorunsuz devam edebiliyor” diyor.

DALGIN BAKIŞLAR EPİLEPSİ HABERCİSİ OLABİLİR

Toplumda epilepsi denilince akla genellikle bilinç kaybı, kasılma ve ağızdan köpük gelmesi geliyor. Oysa epilepsi, farklı nöbet tipleri ile kendini gösterebiliyor. Kural, “Sadece saniyeler süren kısa donakalma, dalgın bakışlar ve ani sıçrama nöbetleri de epilepside sık görülür ve çoğu zaman fark edilmez. Bu belirtilerin gözden kaçması tanıyı ve tedaviyi geciktiriyor” uyarısında bulunuyor.

Epilepsi nöbetlerinin çoğu 1–2 dakika sürse de 5 dakikayı aşan nöbetler acil müdahale gerektiriyor. Kural, “Nöbet süresi uzadıkça beynin oksijensiz kalması nedeniyle kalıcı beyin hasarı riski artıyor. Bu nedenle uzayan nöbetlerde her dakika çok kritik” diyor.

Epilepsinin nedenleri arasında genetik yatkınlık, doğumda oksijen yetersizliği, inme, travma, tümörler, enfeksiyonlar ve yapısal beyin bozuklukları yer alıyor. Bazı vakalarda ise belirgin bir neden saptanamıyor ve bu tablo “idiopatik epilepsi” olarak adlandırılıyor. EEG, MR ve video-EEG ile yapılan tanılar artık yapay zekâ destekli analizlerle güçlendiriliyor ve hastaya özel tedavi planları oluşturuluyor. Doç. Dr. Kural, epilepsi tedavisinde başarı oranının yüksek olduğunu belirterek, “Hastaların yüzde 65–70’i doğru ilaç tedavisiyle tamamen nöbetsiz bir yaşam sürebiliyor. Amaç, nöbetleri durdurmak ve yan etkisiz bir yaşam sağlamak” ifadelerini kullanıyor.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Epilepsi nöbetlerinde her dakika kritik! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 16 Dec 2025 08:20:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/16122025121735_1f8a96d9f3219570eece3f6ec3675416.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/16122025121735_1f8a96d9f3219570eece3f6ec3675416.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/16122025121735_1f8a96d9f3219570eece3f6ec3675416.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Organlarınızın Yaşı Biyolojik Yaşınızla Aynı mı?]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-organlarinizin-yasi-biyolojik-yasinizla-ayni-mi-28518.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-organlarinizin-yasi-biyolojik-yasinizla-ayni-mi-28518.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaş, sadece nüfus cüzdanında yazan bir sayı değil. Bilim, vücudumuzdaki her organın kendi hızında ve biyolojik yaşımızdan bağımsız olarak yaşlandığını gösteriyor. Genetik etkenler, yaşam tarzımız gibi değişkenlerle organlarımızın yaşlanma hızı biyolojik yaşımızdan daha hızlı olabilir. Tüm bunların getirdiği risklerin en başında ise organ bazlı sağlık sorunları geliyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Yaş, sadece nüfus cüzdanında yazan bir sayı değil. Bilim, vücudumuzdaki her organın kendi hızında ve biyolojik yaşımızdan bağımsız olarak yaşlandığını gösteriyor. Genetik etkenler, yaşam tarzımız gibi değişkenlerle organlarımızın yaşlanma hızı biyolojik yaşımızdan daha hızlı olabilir. Tüm bunların getirdiği risklerin en başında ise organ bazlı sağlık sorunları geliyor. Örneğin; kalp biyolojik yaşı kronolojik yaştan belirgin derecede büyük olan birinde, kalp krizi riski onlarca yıl önceden öngörülebiliyor, hızlı yaşlanmakta olan böbrekler, ileride böbrek yetmezliği, metabolik ve kardiyovasküler sorunlar için uyarı sinyali oluyor. Kronolojik yaşın sadece doğum tarihinizden beri geçen süreyi anlattığını, biyolojik yaşın ise hücrelerinizin, dokularınızın ve organlarınızın gerçek sağlık durumunu, yıpranmanın boyutunu gösteren bir ölçümü olduğunu söyleyen&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk&nbsp;organ yaşlanmasını ve erken tespit olanaklarını anlatıyor.&nbsp;

Organlarımız Aynı Yaşta Değil! Biyolojik Yaş Gerçeği

Organların farklı yaşlarda olması ilk duyulduğunda şaşırtıcı gelebilir; ancak modern biyogerontoloji bunu açıkça ortaya koyuyor. Vücudumuzun tek bir yaşa sahip olmadığını söyleyen&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk;&nbsp;“Her organ ve sistem kendi hızında yaşlanıyor. Kronolojik yaş sadece doğduğunuz günden bugüne geçen süreyi anlatırken, biyolojik yaş hücrelerin ve dokuların gerçek sağlık durumunu ölçen bir “iç saat” görevi görüyor. Biyolojik yaşın hesaplanmasında öne çıkan yöntemlerden biri olan epigenetik saatler ise DNA üzerindeki belirli CpG bölgelerini inceliyor. Bu noktaların üzerindeki metilasyon adı verilen kimyasal işaretler zamanla değişiyor ve bu değişim yaşlanma hızımız hakkında güçlü ipuçları veriyor. Epigenetik saatler bu CpG bölgelerindeki desenleri analiz ederek kişinin biyolojik yaşını ve kronolojik yaştan ne kadar sapma olduğunu hesaplıyor. Böylece vücudun gerçekten kaç yaşında olduğunu ve hangi hızla yaşlandığını görmek mümkün hâle geliyor” diyor.&nbsp;

Kalbiniz 40, Böbreğiniz 60, Bağışıklık Sisteminiz 70 Yaşında Olabilir

İlk geliştirilen epigenetik saatlerin, tüm vücudu tek bir biyolojik yaş skoruyla özetlediğini söyleyen&nbsp;Dr. Halil Ertürk; “Ancak yeni nesil teknolojiler, artık her organın kendi yaşını ayrı ayrı hesaplayabiliyor. Bu gelişmiş modeller; kalp, böbrek, karaciğer, beyin ve bağışıklık sistemi gibi temel organ ve sistemlerin biyolojik yaşlarını birbirinden bağımsız olarak değerlendiriyor. Böylece kronolojik olarak 50 yaşında olan bir kişinin analizinde kalbinin 40, böbreğinin 60, bağışıklık sisteminin ise 70 yaşında olması mümkün olabiliyor. Bu farklılıklar, organların yaşam boyunca maruz kaldığı yüklerin ve yıpranmanın gerçek boyutunu daha net gösteriyor” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;

Sigara Akciğerleri, Şeker Damarları, Stres Kalbi Yaşlandırıyor&nbsp;

Organların yaşlanma hızını belirleyen en önemli etkenlerden birinin yaşam boyunca maruz kalınan stres türleri olduğuna dikkat çeken&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Sigara ve hava kirliliği akciğerleri zorlayıp erken yaşlandırırken, hipertansiyon kalp ve böbrek üzerinde baskı oluşturuyor. Yüksek şeker ve insülin direnci karaciğeri ve damar sistemini yoruyor. Kronik stres ise hem beyni hem de kardiyometabolik sistemi hızla yıpratabiliyor” diyor. &nbsp;

Kan Testi ile Biyolojik Yaş Ölçümü&nbsp;

Stanford Üniversitesi’nin geniş katılımlı kohort çalışmalarında, kandaki binlerce proteini analiz eden makine öğrenimi modelleri kullanılarak 11 farklı organın biyolojik yaşı hesaplandığını söyleyen&nbsp;Dr. Halil Ertürk, “Bulgular çarpıcıydı. Çünkü sağlıklı görünen yetişkinlerin yaklaşık %20’sinde en az bir organın beklenenden daha hızlı yaşlandığı, %1–2’sinde ise birden fazla organın hızla yaşlandığı tespit edildi. Bu hızlı yaşlanmanın, ilgili organlarla bağlantılı hastalık riskini belirgin şekilde artırdığı ve ölüm oranlarında %20–50 arasında değişen bir artışla ilişkili olduğu görüldü. Yani dışarıdan sağlıklı görünen bireylerde bile iç organların erken uyarı sinyalleri yıllar öncesinden okunabiliyor. Bu organ yaş farkları, kronik hastalık ve sağlıklı yaşam süresini öngörmede güçlü bir araç haline geliyor” ifadelerini kullanıyor. &nbsp;

Kalp Yaşı ile Kalp Krizi Riski 10 Yıl Önceden Belirlenebilir

Hızlı yaşlanan organların, gelecekteki genel sağlık durumunu belirlemekte önemli rol oynadığını belirten&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Örneğin kalp biyolojik yaşı kronolojik yaştan belirgin derecede büyük olan birinde, kalp krizi riski onlarca yıl önceden öngörülebiliyor. Hızlı yaşlanmakta olan böbrekler, ileride böbrek yetmezliği, metabolik ve kardiyovasküler sorunlar için uyarı sinyali oluyor. Organa özgü biyolojik yaş ölçümleri, kişiselleştirilmiş önleyici tıbbın temel araçlarından birisidir. Ancak bu testlerin, klinik bulgular, yaşam tarzı, genetik riskler ve görüntüleme sonuçlarıyla birlikte, konuyu bilen hekimler tarafından yorumlanması şart. Amaç, sadece “böbreğin 80, kalbin 40 yaşında” demek değil; bu farkın nedenlerini anlamak, beslenme, egzersiz, uyku, stres yönetimi uygulamaları, yaşlanmanın kök nedenlerine yönelik ileri tedaviler ve yenileyici tedavi yaklaşımlarıyla organın yaşlanma hızını yavaşlatmak, mümkünse biyolojik yaşını geri çekmek olmalıdır” diyor.&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Organlarınızın Yaşı Biyolojik Yaşınızla Aynı mı? - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 16 Dec 2025 07:04:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/16122025100838_5618bd8b0b927ed5c60a7b7339d1e660.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/16122025100838_5618bd8b0b927ed5c60a7b7339d1e660.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/16122025100838_5618bd8b0b927ed5c60a7b7339d1e660.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Sinüzit ve yüz felci hakkındaki doğru bilinen yanlışlar!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-sinuzit-ve-yuz-felci-hakkindaki-dogru-bilinen-yanlislar-28479.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-sinuzit-ve-yuz-felci-hakkindaki-dogru-bilinen-yanlislar-28479.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, toplumda yaygın olan sağlıkla ilgili inanışların bilimsel karşılığını, sinüzit ve yüz felci örnekleri üzerinden değerlendirdi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Nesilden nesile aktarılan bazı inanışlar, sorgulanmadan doğru kabul edilebiliyor!

Toplumda nesilden nesile aktarılan bazı inanışların, çoğu zaman bilimsel dayanağı olup olmadığı sorgulanmadan doğru kabul edildiğini dile getiren&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Günlük yaşamda sıkça duyduğumuz bu ifadeler, özellikle soğuk algınlığı, enfeksiyonlar ve sinir sistemi hastalıklarıyla ilişkilendirilir.” dedi.

Kültürümüzde yerleşmiş olan inanışlardan örnekler veren&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “En çok duyduklarımız ‘dondurma yersen bademcik iltihabı olursun’, ‘çıplak ayakla taşa basma böbreklerini üşütürsün’, ‘taşa oturma bağırsaklarını üşütürsün’, ‘boynuna atkı sar boğazın şişmesin’ ve özellikle soğuk havalarda çok sık duyduğumuz ‘ıslak saçla yatarsan sinüzit olursun’ deyimleridir. Bu ifadelerin hiçbirinin tıpta ispatlanmış bir çalışması yoktur.” açıklamasını yaptı.

Sinüzitin saçın ıslak kalmasıyla ilişkili olduğunu gösteren bilimsel çalışma yok!&nbsp;

Sinüzitin, genellikle nezle ve grip enfeksiyonları sırasında virüslerin sinüs boşlukları içinde iltihap oluşturmasıyla meydana geldiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bu durumun saç telleriyle ya da saçın ıslak olmasıyla ilişkili olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel çalışma bulunmaz.” dedi.

Saç derisi ile nazal mukozanın anatomik olarak birbirinden oldukça uzak bölgelerde yer aldığını hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Ayrıca&nbsp;bağışıklık sistemi üzerinde doğrudan bir etkileşim söz konusu değildir. Buna rağmen, bireylerin kendilerini koruma konusunda azami dikkat göstermeleri elbette önemlidir. Her ne kadar ıslak saçla uyumanın sinüzite yol açtığı bilimsel olarak kanıtlanmamış olsa da, konfor, genel hijyen ve vücut direncinin korunması açısından ıslak saçla uyumamak daha sağlıklı bir tercih olabilir.” şeklinde konuştu.

Yüz felci, yüz sinirindeki iletim bozukluğuyla gelişir!

Günlük hayatta sıkça yanlış yorumlanan bir diğer durumun ise yüz felci olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Yüz felci, yüz kaslarını hareket ettiren yüz sinirinin iletiminin durması ve bu nedenle mimik kaslarının çalışamaması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır.” dedi.

Yüz sinirinin motor dallarının beyinden çıktıktan sonra kulak kemiği olarak bilinen temporal kemik içinde dar bir kanaldan ilerlediğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Rahimi şunları söyledi:

“Bu kanaldan çıktıktan sonra yanaktaki tükürük bezesinin içine girer ve çeşitli dallara ayrılarak yüzümüzdeki mimikleri oluşturan kasları hareket ettirir. Özellikle bu dar kemik kanal içinden geçerken sinirde herhangi bir ödem oluşması durumunda sinir iletimi bozulur ve kaslar görevini yapamaz. Bu tabloya yüz felci adı verilir. Bunun yanı sıra, tükürük bezi ameliyatları, çeşitli kafa travmaları ya da cerrahi kesiler sırasında sinirin bazı bölümleri zarar görebilir. Bu gibi durumlarda da sinir iletimi durur, ilgili bölgede mimik kasları çalışmaz ve yüz hareketlerinde belirgin bir asimetri oluşur.”

Yüz felciyle karşılaşıldığında zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalı!

Yüz felçleri içinde en sık karşılaşılan tablonun, Bell’s palsi olarak adlandırılan ve kemik içindeki ödeme bağlı olarak gelişen felç olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bu tür yüz felçleri büyük oranda kendiliğinden düzelir.” dedi.

Ancak düşük bir ihtimal de olsa, iyileşmenin gerçekleşmediği durumlar da olabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Kalıcı yüz&nbsp;felci gelişebilir. Bu durumda yüzde asimetri ve estetik açıdan şekil bozuklukları ortaya çıkar. Yüz felciyle karşılaşıldığında zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması son derece önemlidir. İlk olarak yapılması gereken, felcin santral mi (beyin kaynaklı) yoksa periferik mi (sinir trasesi boyunca) geliştiğinin ayırt edilmesidir. Bu ayrım tedavi yaklaşımını doğrudan belirler. Ardından, aynı tarafta kulak enfeksiyonu, kolesteatoma, temporal kemik fraktürü ya da tükürük bezine ait kitle veya cerrahi öykü olup olmadığı değerlendirilmelidir.” ifadelerini kullandı.

Tedaviye erken başlamak başarı oranını her zaman artırır!

Göz kapağını kapatan kasları uyaran sinirin de fasiyal sinirin dallarından biri olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Yüz felcinde gözün kapanamaması, göz kuruluğu ve enfeksiyon riskini artırdığı için ayrıca önem taşır.” dedi.

Tedaviye mümkün olduğunca erken başlanmasının başarı oranını her zaman artırdığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, sözlerini şöyle tamamladı:

“Tedavi sürecinde ilaçlar, fizik tedavi uygulamaları, masaj, sıcak uygulamalar ve destekleyici yöntemler birlikte kullanılabilir. Bazı durumlarda herpes zoster virüsü, kulak çevresinde döküntülerle birlikte işitme kaybı, kulak çınlaması ve yüz felcini aynı anda ortaya çıkarabilir. Bu tabloda kalıcı hasar riski daha yüksek olduğu için ek ve daha yoğun tedavi yöntemlerine başvurulması gerekir.”

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Sinüzit ve yüz felci hakkındaki doğru bilinen yanlışlar! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 13 Dec 2025 11:01:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/13122025180420_ba53e63deffc9c6b326d18a3947a78cd.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/13122025180420_ba53e63deffc9c6b326d18a3947a78cd.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/13122025180420_ba53e63deffc9c6b326d18a3947a78cd.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Ani kalp durmalarında hayat kurtaracak düzenleme 'Resmi'leşti... OED zorunluluğu geliyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-ani-kalp-durmalarinda-hayat-kurtaracak-duzenleme-resmilesti-oed-zorunlulugu-geliyor-28401.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-ani-kalp-durmalarinda-hayat-kurtaracak-duzenleme-resmilesti-oed-zorunlulugu-geliyor-28401.html</link>
                    <description><![CDATA[Taşınabilir otomatik şok cihazlarının (OED) kullanımını yaygınlaştıran yönetmelik 1 Ocak 2026’da yürürlüğe girecek. OED Yönetmeliği bugünkü Resmi Gazete'de yayımlandı.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Sağlık Bakanlığı, ani kalp durmalarında erken müdahaleyle hayat kurtarmayı amaçlayan “Taşınabilir Otomatik Şok Cihazı (OED) Hakkında Yönetmelik”i bugünkü Resmi Gazete’de yayımladı. Yeni düzenleme; OED cihazlarının standartlarını, nerelerde zorunlu olarak bulundurulacağını, kayıt-takip sistemini ve kullanım esaslarını belirliyor.

AMAÇ: ERKEN MÜDAHALE İLE ÖLÜM VE SAKATLIK RİSKİNİ AZALTMAK

Yönetmeliğin amacı, sağlık kuruluşları dışında meydana gelen ani kalp durmalarında, acil sağlık ekipleri bölgeye ulaşıncaya kadar OED ile hızlı ve etkin müdahale edilmesini sağlamak olarak açıklandı. Yeni düzenleme ile kamu kurumlarını, özel kuruluşları, toplu taşıma araçlarını ve çeşitli kamusal alanları kapsıyor. Böylece OED cihazlarının toplumda yaygın biçimde erişilebilir olması hedefleniyor.

CİHAZLARDA ZORUNLU ÖZELLİKLER: TÜRKÇE KOMUT, EKG VERİSİ VE OED-NET ENTEGRASYONU

Yönetmelik, kullanılacak OED cihazlarının uyması gereken teknik standartları da belirledi.

Buna göre cihazlar; ölümcül ritimleri analiz ederek otomatik şok uygulayabilme, Türkçe ve İngilizce sesli komut verebilme, batarya durumu, konumu, test sonuçları ve EKG verilerini OED-Net sistemine aktarabilme ile Bakanlığın Ürün Takip Sistemi’ne kayıtlı olma zorunluluğu taşıyacak. Bazı güvenlik kurumlarının envanterindeki cihazların konum bilgilerinin OED-Net’e bildirilmesi ise zorunlu olmayacak.

OED BULUNDURMA ZORUNLULUĞU GELİYOR

OED cihazlarının hangi alanlarda bulundurulmasının zorunlu olacağı, EK-1 listesi doğrultusunda Bakanlık tarafından belirleniyor.

Cihazlar;herkesin görebileceği ve ulaşabileceği noktalarda, kilit altında olmayacak şekilde, standart renklerde, alarmlı koruyucu dolaplarda konumlandırılacak. Ayrıca yönlendirme işaretleri ile yerleri açıkça belirtilecek.

Yönetmeliğe göre OED cihazlarını; sağlık meslek mensupları, Bakanlık onaylı eğitim almış ilk yardımcılar, ail durumlarda SKKM desteğiyle müdahale eden halktan kurtarıcılar kullanabilecek.

Sağlık Bakanlığı, satın alınan tüm OED cihazlarının kaydedileceği OED-Net ulusal kayıt sistemi kuracak.

OED edinicileri, cihazı satın aldıktan sonra 30 gün içinde sisteme kaydettirmekle yükümlü olacak.

Cihazın seri numarası, konumu, yerleşim bilgisi ve bakımı yine edinicinin sorumluluğunda olacak.

Yönetmelik 1 Ocak 2026’da yürürlüğe girecek. Uygulama sırasında ortaya çıkabilecek tereddütleri gidermeye Sağlık Bakanlığı yetkili olacak.

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Ani kalp durmalarında hayat kurtaracak düzenleme 'Resmi'leşti... OED zorunluluğu geliyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 09 Dec 2025 15:00:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09122025195646_1d8bee579c96230fef616c362f0a0a95.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09122025195646_1d8bee579c96230fef616c362f0a0a95.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09122025195646_1d8bee579c96230fef616c362f0a0a95.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[“Henüz gencim, kalbim sağlam" demeyin! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-henuz-gencim-kalbim-saglam-demeyin-28391.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-henuz-gencim-kalbim-saglam-demeyin-28391.html</link>
                    <description><![CDATA[Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, üstelik kalp krizlerinin genç erişkinlerde artış gösterdiğini vurgulayarak, “Kalp krizleri genellikle 50-70 yaş aralığında görülmektedir. Ancak, son yıllarda yaşam tarzındaki değişimler ve belirti vermeyen risk faktörleri nedeniyle  erken başlangıçlı, yani 45 yaş altı kalp krizi vakalarında dikkat çekici bir artış olduğu belirtilmektedir. Uluslararası çalışmalar, tüm kalp krizi vakalarının yaklaşık yüzde 5–10’unun 45 yaş ve altındaki kişilerde görüldüğünü ve bu oranın son 10–15 yılda kademeli olarak yükseldiğini göstermektedir” diyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Dünya Sağlık Örgütü’nün 2022 yılı verilerine göre, dünya genelinde yaklaşık 19 milyon 800 bin kişi kalp ve damar hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetti. Bu ölümlerin büyük çoğunluğunu kalp krizi ve inme oluştururken,&nbsp;&nbsp;Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2023 verileri de Türkiye’de her 3 ölümden 1’inin dolaşım sistemi hastalıklarına bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Bu grupta her 10 ölümden yaklaşık 4’ü kalp krizi nedeniyle gerçekleşiyor, bu da ülkemizde her yıl on binlerce kişinin kalp krizine bağlı yaşamını yitirdiğini gösteriyor.&nbsp;Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, üstelik kalp krizlerinin genç erişkinlerde artış gösterdiğini vurgulayarak, “Kalp krizleri genellikle 50-70 yaş aralığında görülmektedir. Ancak, son yıllarda yaşam tarzındaki değişimler ve belirti vermeyen risk faktörleri nedeniyle &nbsp;erken başlangıçlı, yani 45 yaş altı kalp krizi vakalarında dikkat çekici bir artış olduğu belirtilmektedir. Uluslararası çalışmalar, tüm kalp krizi vakalarının yaklaşık yüzde 5–10’unun 45 yaş ve altındaki kişilerde görüldüğünü ve bu oranın son 10–15 yılda kademeli olarak yükseldiğini göstermektedir” diyor.&nbsp;

Gizli risk faktörlerine dikkat!&nbsp;

Kalp krizi (tıbbi adıyla miyokard enfarktüsü), kalbi besleyen koroner damarların ani şekilde tıkanmaları sonucu kalp kasına yeterli kan ve oksijenin ulaşamaması ile ortaya çıkan ve hayati tehlike taşıyan klinik bir tablo. Bu tıkanma çoğunlukla damar duvarında bulunan aterosklerotik plağın yırtılması ve bölgede hızla pıhtı oluşmasıyla gelişiyor.&nbsp;Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery,&nbsp;özellikle sigara, obezite, sağlıksız beslenme ve yoğun stresin genç erişkinlerde kalp krizi riskini hızla yükselttiğine dikkat çekerek, &nbsp; “Bunlara ek olarak, &nbsp;özellikle ailevi kolesterol sorunları, yüksek tansiyon ve insülin direnci gibi çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen ‘gizli’ risk faktörleri genç erişkinlerde fark edilmeden &nbsp;yıllarca damar hasarı oluşturabilmektedir” bilgisini veriyor. &nbsp;Dr. Redwan Seid Busery,&nbsp;bu nedenle, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü olan veya kolesterol, tansiyon ve diyabet gibi metabolik riskler taşıyan genç yaş &nbsp;grubundaki kişilerin düzenli olarak taranmalarının büyük önem taşıdığını belirterek, “Erken farkındalık, zamanında yapılan kontroller ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları genç yaş grubunda kalp krizinin önemli ölçüde önlenmesini sağlayabilmektedir” diyor.&nbsp;Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery,&nbsp;genç yaş yaşta görülen kalp krizinin 8 nedenini anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!&nbsp;

Sigara ve tütün ürünleri&nbsp;

Sigara ve tütün ürünleri genç yaşta kalp krizi geçirmenin en güçlü risk faktörlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Büyük uluslararası analizlerde, aktif sigara içen bireylerde kalp krizi riskinin hiç içmeyenlere kıyasla yaklaşık üç kata yakın arttığı gösterilmiş. Tütünün damar iç yüzeyini bozması, pıhtılaşmayı artırması ve ani damar tıkanıklığına yol açması bu ilişkiyi açıklıyor.
Ne yapmalı?&nbsp;Nikotin replasman tedavileri ve profesyonel destek programlarıyla sigaranın bırakılması kalp krizi riskini kısa sürede belirgin şekilde azaltıyor.

Ailevi hiperkolesterolomi&nbsp;

Ailevi hiperkolesterolemi, LDL kolesterolün (kötü huylu kolesterol) &nbsp;genetik olarak çok yüksek seyrettiği bir durum&nbsp;ve genç erişkinlerde kalp krizi oluşumunun en önemli nedenlerinden biri.&nbsp;Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, “Genç yaşta görülen ‘beklenmedik’ kalp krizlerinin önemli bir bölümü ailevi hiperkolesterolomi sebebiyle gelişmektedir” diye konuşuyor.
Ne yapmalı?&nbsp;Ailede erken kalp krizi öyküsü olan kişiler 20’li yaşlardan itibaren düzenli LDL kolesterol ölçümü yaptırmalı; gerekirse ileri değerlendirme planlanmalı.

Obezite, insülin direnci ve diyabet

Erken koroner arter hastalığının ana belirleyicileri arasında yer alan obezite, insülin direnci ve diyabet genç nüfusta giderek yaygınlaşıyor. Sistematik derlemeler, bu metabolik bozuklukların kalp krizi riskini anlamlı biçimde artırdığını gösteriyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery,&nbsp;&nbsp;obeziteye eşlik eden inflamasyon, damar sertliği ve metabolik stresin bu riskin temel mekanizmalarını oluşturduğunu söylüyor.
Ne yapmalı?&nbsp;Sağlıklı beslenme, kilo kontrolü, düzenli fiziksel aktivite ve metabolik risklerin erken tespiti koruyucu etki sağlıyor.

Düşük fiziksel aktivite

Düzenli fiziksel aktivite yapmayan genç erişkinlerde obezite, dislipidemi (kandaki yağ düzeylerinin normalin üzerine çıkması veya dengesizleşmesi) ve yüksek tansiyon gibi risk faktörleri kalp krizi riskini artırıyor. Yapılan geniş çaplı&nbsp;çalışmalarda, düzenli fiziksel aktivitenin koruyucu etkisi net biçimde gösterilmiş ve haftalık aktivitenin artmasıyla riskin azaldığı saptanmış.
Ne yapmalı?&nbsp;Haftada en az 150 dakika orta tempolu egzersiz (yürüyüş, koşu, bisiklet) hedeflenmeli; günlük sedanter, yani hareketsiz geçirilen süre mümkün olduğunca azaltılmalı.

Erken yaş hipertansiyonu

Genç yaşta fark edilmeyen veya tedavi edilmeyen yüksek tansiyon damar duvarını hızla yıpratarak erken ateroskleroz (damar sertliği) ile kalp ve damar&nbsp;hastalığı riskini artırıyor. Yapılan geniş çaplı çalışmalar, kan basıncındaki her 10 birimlik (10 mmHg) kontrolün kalp krizi ve inme gibi ciddi kalp ve damar olaylarının riskini belirgin şekilde azalttığını gösteriyor.
Ne yapmalı?&nbsp;Genç erişkinlerin yılda en az bir kez kan basıncını ölçtürmeleri gerekiyor. Risk grubunda olanların ise daha sık takip edilmeleri öneriliyor.

Viral enfeksiyonlar ve miyokardit

Bazı viral enfeksiyonlar, özellikle COVID-19, gençlerde kalp kasında iltihaba (miyokardit) neden olarak ciddi aritmilere ve kalbin fonksiyon bozukluğuna yol açabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Redwan Seid Busery, “Bu tabloda gelişen kalp hasarı, aterosklerotik kalp krizinden farklı bir mekanizma ile ortaya çıksa da genç erişkinlerde hayatı tehdit eden sonuçlara neden olabilmektedir” diyor.
Ne yapmalı?&nbsp;Enfeksiyon sonrasında göğüs ağrısı, çarpıntı, halsizlik veya nefes darlığı yaşayan genç erişkinlerin gecikmeden tıbbi değerlendirmeye başvurmaları yaşamsal önem taşıyor.

Psikososyal stres, anksiyete ve uyku bozuklukları

Kronik stres, depresyon ile uyku düzensizliği genç erişkinlerde kalp ve damar hastalıkları&nbsp;riskini artıran önemli faktörler olarak tanımlanıyor. Büyük uluslararası çalışmalarda psikososyal stres düzeyi yüksek kişilerde kalp krizi riskinin anlamlı ölçüde yükseldiği saptanmış. Zira, stres hem hormonal yanıtı değiştiriyor hem de sigara kullanımı ve kötü beslenme gibi davranışsal riskleri artırıyor.
Ne yapmalı?&nbsp;Stres yönetimi, düzenli uyku, gerekirse psikolojik destek ve iş–yaşam dengesi odaklı yaşam düzenlemeleri koruyucu etki sağlıyor.

Uyarıcı maddeler ve enerji içecekleri&nbsp;

Uyarıcı maddeler gençlerde ani koroner damar spazmı ve kalp kriziyle sonuçlanabilen ciddi ritim bozukluklarına neden olabiliyor. Enerji içecekleri için uzun dönem kalp krizi riski verileri sınırlı olmakla birlikte, mevcut çalışmalar, bu ürünlerin kısa sürede kalp atım hızını ve kan basıncını yükselterek olumsuz kardiyak etkilere yol açabileceğini gösteriyor.
Ne yapmalı?&nbsp;Uyarıcı maddelerden uzak durulmalı; enerji içeceklerinin tüketimi ise özellikle yoğun stres, sınav veya çalışma dönemlerinde mümkün olduğunca sınırlandırılmalı.

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[“Henüz gencim, kalbim sağlam" demeyin!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 09 Dec 2025 08:22:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09122025115716_d9ee4f2a6482f2e6187f7e46a2aee512.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09122025115716_d9ee4f2a6482f2e6187f7e46a2aee512.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09122025115716_d9ee4f2a6482f2e6187f7e46a2aee512.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kan Şekeriniz 24 Saat Takipte]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-kan-sekeriniz-24-saat-takipte-28411.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-kan-sekeriniz-24-saat-takipte-28411.html</link>
                    <description><![CDATA[Kan şekeri dalgalanmaları, sanılanın aksine yalnızca diyabetle ilgili değildir; glikozdaki ani yükseliş ve düşüşler, obeziteden insülin direncine, kalp-damar hastalıklarından metabolik sendroma kadar pek çok kronik hastalığın erken uyarı işaretlerini verebilir. Bu nedenle yıllarca sadece diyabetli bireylerle anılan Sürekli Glikoz Takibi (CGM) teknolojisi, artık sağlıklı yaşam takibinin en güçlü araçlarından biri haline geldi. Çünkü  CGM, vücudun besinlere, strese, uykuya ve egzersize verdiği tepkileri gerçek zamanlı görünür kılarak kişiye benzersiz bir biyolojik farkındalık sağlıyor. Acıbadem Life Danışmanı ve Acıbadem Üniversitesi Diyabet Araştırma ve Uygulama Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, “CGM teknolojisi bize metabolizmanın perde arkasını gösteriyor. Diyabetli olsun olmasın herkes için glikoz dalgalanmaları, gelecekteki metabolik risklere dair çok değerli bilgiler taşıyor” diyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ METABOLİZMANIZI AN BE AN TAKİP EDİN

Sürekli Glikoz Takibi (CGM) teknolojisinin yaygınlaşmasını insanların kendi biyolojik tepkilerini gerçek zamanlı izleme ihtiyacının artışına bağlayan&nbsp;Prof. M. Temel Yılmaz, CGM ile bireylerin yedikleri bir öğünün kan şekerini ne kadar yükselttiğini, kısa bir yürüyüşün glikozu nasıl dengelediğini, stresin ya da uykusuzluğun metabolizmayı nasıl etkilediğini anlık olarak görebildiğini belirtiyor. Bu görünürlüğün metabolizmayı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp günlük hayatın içine taşıdığını vurgulayan&nbsp;Prof. Yılmaz, “CGM verileri kişiye, hangi yiyeceklerin kendisi için uygun olduğunu, hangi egzersiz süresinin kan şekerini stabilize ettiğini ve hangi alışkanlıkların metabolik yük oluşturduğunu objektif biçimde öğretiyor. Böylece teknoloji, yalnızca sağlık takibi yapan bireylerin değil; sporcuların, kilo yönetimi hedefleyenlerin ve yaşam tarzını iyileştirmek isteyenlerin de vazgeçilmez bir aracı hâline geliyor.&nbsp;CGM, “görerek öğrenmeyi” sağlıyor ve metabolizmayı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp günlük hayata taşıyor. İnsanlar yedikleri bir öğünün, yaptıkları bir yürüyüşün ya da dün geceki uykularının kan şekerine nasıl yansıdığını görerek daha bilinçli davranış değişikliklerine yöneliyor” diyor.&nbsp;

CGM, ERKEN UYARI SİSTEMİ GİBİ…

Diyabeti olmayan bireylerde bile gün boyunca belirgin glikoz dalgalanmaları yaşanabiliyor. Bu dalgalanmaların CGM teknolojisi ile ortaya konabildiğini söyleyen&nbsp;Acıbadem Life Danışmanı, Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, “Saatlik glikoz kayıtları sayesinde öğün sonrası ani “pikler”, gecelik düşüşler ve gün içindeki sık iniş–çıkışlar objektif biçimde görülebiliyor. Son araştırmalar, özellikle obezite ve prediyabet grubundaki kişilerde bu glikoz değişkenliğinin yüksek olduğunu ve bunun erken metabolik bozulmanın güçlü bir göstergesi olabileceğini kanıtlıyor. Hatta tamamen sağlıklı görünen bazı bireylerin bile CGM takiplerinde zaman zaman prediabetik seviyelere ulaştığı; bu dalgalanmaların insülin direnci, kilo artışı ve uzun vadede kalp–damar hastalıkları riskleriyle ilişkili olabileceği değerlendiriliyor. Bu nedenle CGM, yalnızca mevcut hastalığı izlemek için değil, gelecekte gelişebilecek metabolik sorunlara karşı bir erken uyarı sistemi gibi çalışıyor” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;

DİYABETTE EVDEN TAKİP SİSTEMİ, SAĞLIK YÖNETİMİNİ KÖKTEN DEĞİŞTİRİYOR

CGM’in bireylerin kendi metabolik verilerine doğrudan ulaşmasını sağlayarak kişisel sağlık yönetimini kökten değiştirdiğine dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, “Teknoloji doğru şekilde yorumlandığında diyabetli bireylerde tedavi uyumunu güçlendirirken, diyabeti olmayan kişilerde de beslenme, uyku ve egzersiz gibi günlük alışkanlıkların metabolik etkilerini görünür kılarak yaşam tarzı farkındalığını belirgin biçimde artırıyor. Herkesin glukoz tepkisi benzersizdir; aynı yiyecek bir kişide yüksek bir glikoz yükselmesi yaratırken bir başkasında çok daha hafif bir yanıt oluşabilir. CGM bu farklılıkları gözler önüne sererek kişiye özel beslenme planlarının, bireye göre düzenlenmiş egzersiz önerilerinin ve daha etkili uyku–stres yönetimi stratejilerinin geliştirilmesini mümkün kılıyor. Bu nedenle CGM verilerinin yaygınlaşması, önümüzdeki yıllarda kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımının en güçlü bileşenlerinden biri olarak değerlendiriliyor” diyor.&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kan Şekeriniz 24 Saat Takipte - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 09 Dec 2025 07:14:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09122025200059_060419666d77b9e9d369bb3c7c840c2c.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09122025200059_060419666d77b9e9d369bb3c7c840c2c.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09122025200059_060419666d77b9e9d369bb3c7c840c2c.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yemekten sonra tatlı isteği nasıl engellenir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-yemekten-sonra-tatli-istegi-nasil-engellenir-28338.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-yemekten-sonra-tatli-istegi-nasil-engellenir-28338.html</link>
                    <description><![CDATA[Bazı günler yemeği bitirir bitirmez tatlı arayışına girmek neredeyse bir refleks gibi hissedilir. Bu dürtünün genellikle; kan şekeri dalgalanmaları, öğünde alınan karbonhidrat türü, bağırsak hormonlarının etkisi ve ödül merkezi aktivasyonu ile ilişkili olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Özellikle kan şekerini hızlı yükselten yoğun karbonhidratlı bir öğünün ardından beyne ‘enerjiye ihtiyacım var’ sinyali gönderilir. Toplum olarak işlenmiş gıdaları azaltmak, lif tüketimini artırmak ve su içmeyi alışkanlık hâline getirmek tatlı isteğinin ve tüketiminin azalmasına yardımcı olur” dedi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Sağlıklı kişilerde yemekten sonra tatlı istemenin genelde bir hastalık belirtisi değil, vücudun kan şekerini ayarlarken verdiği doğal bir tepki olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Öğün sonrası insülin artışıyla birlikte kan şekeri düşüşe geçer ve bu hafif düşüş beyne tatlı tüketimiyle hızlı enerji sağlama mesajı verebilir. Ancak burada sorun kan şekeri değerleri değil, düşüşün hızıdır. Araştırmalar, özellikle basit karbonhidrat ağırlıklı beslenen bireylerde bu isteğin daha belirgin olduğunu gösteriyor” açıklamasında bulundu.

Yeterli sıvı alımı tatlı krizlerini azaltabilir

Dünya Sağlık Örgütü’nün günlük serbest şeker tüketiminin toplam kalorinin yüzde 5’ini aşmamasını önerdiğini belirten Eren, “Tatlı krizlerini yönetebilmek için; dengeli beslenme, liften zengin öğünler, düşük glisemik indeksli yani kan şekerini bir anda fırlatmayan karbonhidratlar, yeterli protein ve sağlıklı yağ tüketimi çok önemli. Glisemik yanıtı düzenleyen bu beslenme modeli ani kan şekeri düşüşünü önler. Yapılan araştırmalar; düzenli uyku, stres yönetimi, kısa yürüyüşler ve sıvı alımının da tatlı isteğini azalttığı fikrini destekler. Ayrıca davranışsal teknikler, porsiyon kontrolü ve alternatif sağlıklı tatlılar da bu isteği azaltmada etkili olabilir” dedi.

Psikolojik temelli de gelişebilir

Yapılan bazı çalışmaların, yemek sonrası dopamin yanıtının azaldığı bireylerde tatlı isteğinin belirginleştiğini dile getiren Eren, “Tatlı isteği biyolojik olduğu kadar davranışsal bir tepki de olabilir. Stres, kaygı, yorgunluk, uyku düzensizliği ve ödül mekanizmasının aşırı çalışması tatlı isteğini artırabilir. Araştırmalar; stres anında kortizolün yükseldiğini, bunun da karbonhidrat yönelimini artırdığını ortaya koyuyor. Özellikle duygusal yeme davranışı olan kişilerde tatlı isteği daha sık ve daha yoğun görülür. Bu nedenle tatlı krizini önlemede psikolojik faktörler göz ardı edilmemeli” dedi.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yemekten sonra tatlı isteği nasıl engellenir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 05 Dec 2025 09:22:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/05122025140343_276a36b302c729c5c112595837791923.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/05122025140343_276a36b302c729c5c112595837791923.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/05122025140343_276a36b302c729c5c112595837791923.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Depresyonda 'acil çıkış' mümkün değil ama süreç kontrol altına alınabilir!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-depresyonda-acil-cikis-mumkun-degil-ama-surec-kontrol-altina-alinabilir-28340.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-depresyonda-acil-cikis-mumkun-degil-ama-surec-kontrol-altina-alinabilir-28340.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, depresyonun ‘acil çıkış’ ile çözülebilecek bir durum olup olmadığı, kriz anlarında hangi adımların izlenebileceği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Depresyondan ‘acil çıkış’, genellikle mümkün olmayan, gerçek dışı bir beklenti!

Depresyonun, modern yaşamın en yaygın ve zorlayıcı ruh sağlığı sorunlarından biri olduğunu ifade eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Özellikle kriz anlarında veya belirtilerin aniden şiddetlendiği akut dönemlerde, bireyler doğal olarak ‘hemen bir çözüm’ veya ‘acil çıkış’ arayışına girerler.” dedi.&nbsp;

‘Depresyondan acil çıkış’ ifadesinin klinik olarak mümkün olup olmadığını değerlendiren Demir, “Klinik psikoloji ve psikiyatri açısından bakıldığında, depresyondan ‘acil çıkış’ ifadesi, genellikle mümkün olmayan, gerçek dışı bir beklentidir. Depresyon, beyindeki nörotransmiter dengesizlikler, bilişsel çarpıtmalar ve davranışsal döngülerle karakterize karmaşık bir hastalıktır. Birkaç saat içinde tamamen iyileşmek, kırık bir kemiğin anında kaynaması gibi, biyolojik ve psikolojik süreçlere aykırıdır. Ancak, bu karamsar olmak gerektiği anlamına gelmez. Gerçekçi olan, akut kriz anlarında belirtileri hızlıca hafifletmek, yıkıcı davranışları önlemek ve profesyonel yardım alana kadar stabilizasyonu sağlamaktır. Bu, ‘acil çıkış’ değil, ‘acil durum yönetimi’ olarak adlandırılabilir. Burada amaç duygusal çöküşün derinleşmesini durdurmak ve kişiyi güvenli bir zemine çekmektir.” şeklinde konuştu.

En öncelikli bilimsel müdahale, can güvenliğini sağlamak!

Bireyleri en çok ‘hemen bir çözüm’ arayışına iten akut depresyon belirtilerinden bahseden Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Hayattan zevk alamama halinin dayanılmaz bir boyuta ulaşması, sanki fizikselmiş gibi hissedilen yoğun bir iç sıkıntısı ve ruhsal acı, aniden ve zorlayıcı bir şekilde ortaya çıkan intihar düşünceleri ile saatlerce süren uykusuzluk veya tam tersi, yataktan çıkamama hali en acil çözüm arayışının tetikleyicileridir.” dedi.

Ani bir depresif çöküş yaşayan kişinin ilk 24 saat içinde uygulayabileceği, bilimsel olarak desteklenen ve Davranışsal Aktivasyon (Behavioral Activation) ile Duygusal Düzenleme (Emotion Regulation) ilkelerine dayanan adımlar olduğunu aktaran Demir, şöyle devam etti:

“İlk adım acil güvenlik önlemi alınmasıdır. Profesyonel yardım aranmalı, intihar düşüncesi varsa, 112 veya bir kriz hattı aranmalı ya da acil servise başvurulmalı. En öncelikli bilimsel müdahale, can güvenliğini sağlamaktır. Bu, hayat kurtarıcı ilk adımdır. İkinci adım ‘5 dakika kuralı’dır. O anki görevi (yataktan çıkmak, duş almak, bir bardak su içmek) sadece 5 dakika boyunca yapmayı hedefleyin. Bu davranışsal aktivasyon ilkesidir. Depresyon, hareketsizlikle beslenir. Küçük bir başarı bile beynin ödül sistemini hafifçe tetikleyebilir. Üçüncü adım biyolojik düzenleme yapılmasıdır. Vagus siniri aktivasyonu yardımcı olabilir. Yüzünüzü soğuk suyla yıkayın veya ensenize soğuk bir kompres uygulayın. Vagus siniri uyarımı, vücudun ‘savaş ya da kaç’ tepkisini yavaşlatarak, sakinleşme tepkisini hızlandırır. Bu, akut anksiyete ve panik durumunda etkilidir. Nefes egzersizlerinden özellikle kare nefes (4 saniye al, 4 saniye tut, 4 saniye ver, 4 saniye tut) tekniği, vücudun otonom sinir sistemini bilinçli olarak kontrol etmenin ve kalp atış hızını yavaşlatmanın en hızlı yoludur.”

Bu teknikler belirtileri azaltır ama depresyonun nedenini çözmez!&nbsp;

Dördüncü adım olarak ortam değiştirilmesi gerektiğini kaydeden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Evdeyseniz odanızı değiştirin, mümkünse 10 dakikalık kısa bir yürüyüş yapın. Beyin, bulunduğu ortamla güçlü bir şekilde ilişki kurar. Fiziksel ortamı değiştirmek, beynin düşünce döngüsünü kırmasına yardımcı olur.” dedi.

Dikkat dağıtma tekniklerinin de etkili olabileceğini ifade eden Demir, “5-4-3-2-1 Topraklama Tekniğini (5 gördüğün, 4 dokunduğun, 3 duyduğun, 2 kokladığın, 1 tattığın şeyi söyleme) deneyin. Bu teknik, zihni yıkıcı düşünce döngüsünden o anki gerçekliğe odaklanmaya zorlar. Kısa vadede hızlı etki gösteren müdahaleler, ‘acil çıkış’ sağlamasa da, çöküş anının şiddetini azaltmada oldukça etkilidir. Bu teknikler belirtileri yönetmede son derece etkilidir, ancak depresyonun temel nedenini ortadan kaldırmazlar. Bir ağrı kesici gibidirler; ağrıyı dindirir ama kırığı tedavi etmezler.” açıklamasını yaptı.

Bu belirtiler acil müdahale gerektiriyor!

Depresyonun acil müdahale gerektirdiği durumlar olduğuna vurgu yapan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Kişinin aktif olarak kendini yaralama veya intihar planları yapması, başkalarına zarar verme düşüncelerinin ortaya çıkması, gerçeklikle bağın koptuğu sanrılar veya halüsinasyonlar görmeye başlaması, günlerce banyo yapmamak, yemek yememek veya su içmemek gibi belirtilerde kişi vakit kaybetmeden acil yardım veya bir ruh sağlığı uzmanına başvurmalı.” dedi.

Demir ayrıca, bu durumların sadece psikolojik değil, aynı zamanda biyolojik ve sosyal bir acil durum olduğunun ve hastane yatışını gerektirebileceğinin altını çizdi.

Depresyon bir irade eksikliği değil, beyin hastalığı!

Toplumda sıkça duyulan ‘moralini yükselt, düşünme, kafanı dağıt’ gibi önerilerin, depresyon yaşayan bir kişi için yetersiz ve hatta zararlı olabileceğine dikkat çeken&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Depresyon bir irade eksikliği değil, beyin hastalığıdır. Kişinin ‘moralini yükseltme’ gücü, hastalığın kendisi tarafından bloke edilmiştir. Bu tür öneriler, kişiye ‘yeterince çabalamıyorsun’ mesajını verir. Bu da var olan suçluluk ve değersizlik duygularını pekiştirir, kişiyi daha da izole eder.” uyarısını yaptı.

Depresyondaki kişiye acil durumlarda nasıl destek olunması gerektiği konusunda önerilerde bulunan Demir, sözlerini şöyle tamamladı:

“Doğrulama ve empati önemli. ‘Şu an ne kadar acı çektiğini anlamaya çalışıyorum. Yalnız değilsin’ gibi ifadelerle duygularını doğrulayın. ‘Kafanı dağıt’ yerine, ‘sana su getireyim mi?’ veya ‘hastaneyi birlikte arayalım mı?’ gibi somut ve basit görevler teklif edin. İntihar riski varsa, kişiyi yalnız bırakmayın ve profesyonel yardım almasını sağlayın. Unutmayın, bu teknikler tedavi değil, akut kriz anını atlatma becerileridir. Depresyon bir maratondur, sprint değil. ‘Acil çıkış’ yerine, ‘güvenli yönetim’ ve profesyonel yardım arayışı en bilimsel ve gerçekçi yaklaşımdır. Kriz anında atılacak her bilinçli küçük adım, iyileşme yolculuğunun bir parçasıdır.”&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Depresyonda 'acil çıkış' mümkün değil ama süreç kontrol altına alınabilir! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 05 Dec 2025 08:21:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/05122025140408_18d99455e305e0661953fe52ad69b6a9.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/05122025140408_18d99455e305e0661953fe52ad69b6a9.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/05122025140408_18d99455e305e0661953fe52ad69b6a9.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[5 Adımda Kışın Sağlıklı Kalın!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-5-adimda-kisin-saglikli-kalin-28075.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-5-adimda-kisin-saglikli-kalin-28075.html</link>
                    <description><![CDATA[Kış aylarında soğuk havanın etkisi ile kapalı ortamlarda uzun süre bulunmak ve güneş ışığından daha az yararlanmak gibi durumlar nedeniyle bağışıklık sistemi zayıflayabiliyor. Bu dönemde grip, soğuk algınlığı, zatürre ve bronşit gibi solunum yolu enfeksiyonları da artış gösteriyor. Başta kronik rahatsızlığı olan bireyler olmak üzere günlük yaşamda uygulanabilecek basit fakat etkili önlemlerle bu hastalıkların büyük bir kısmının önüne geçilebiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Mahir Cengiz, kışın sağlıklı kalmak için dikkat edilmesi gereken temel adımları anlattı.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ 1. Bağışıklık sisteminizi güçlendirin

Güçlü bir bağışıklık sistemi için dengeli beslenme şarttır. Sebze, meyve, tam tahıllar, baklagiller, yağsız protein ve zeytinyağı, ceviz, avokado gibi sağlıklı yağları içeren bir beslenme düzeni tercih edilmelidir. C vitamini ve çinko alımı artırılmalıdır. Portakal, kivi, brokoli, kırmızıbiber ve fındık gibi besinler bağışıklık sistemini destekler. D vitamini eksikliği önlenmelidir. Kış aylarında güneşlenme süresi azaldığı için D vitamini düzeyleri düşebilir. Gerekirse doktor önerisiyle takviye alınmalıdır. Yeterli kalitede uyumak önemlidir. Günde 7-8 saat uyku, bağışıklık fonksiyonlarının sağlıklı çalışması için gereklidir.

2. Enfeksiyonlardan korunun

Kış döneminde enfeksiyon riskini azaltmanın en etkili yollarından biri el hijyenine dikkat etmektir. Grip ve nezlenin en sık bulaşma yolu eller olduğu için sabunla en az 20 saniye el yıkamak büyük koruma sağlar. Kapalı ve kalabalık ortamlarda maske takmak, ortamı sık sık havalandırmak ve hasta kişilerle temastan kaçınmak da enfeksiyonların yayılımını azaltır. Hasta bireylerin çevrelerine karşı sorumlulukla maske kullanması önemlidir. Ayrıca grip aşısının her yıl sonbaharda yapılması ve 65 yaş üstü ile kronik hastalığı olan bireylerin zatürre aşılarını ihmal etmemesi, ciddi enfeksiyonlara karşı etkili bir koruma sağlar.

3. Solunum yollarını koruyun

Solunum yollarının sağlıklı kalması için ortamın nem dengesi önemli bir rol oynar. Kuru hava, solunum yollarını tahriş ederek enfeksiyonlara yatkınlığı artırır; bu nedenle ev içi nem oranının yüzde 40–50 seviyesinde tutulması önerilir. Sigara ve sigara dumanına maruz kalmak solunum yolu enfeksiyonlarını artırdığından hem aktif hem pasif içicilikten uzak durulmalıdır. Ayrıca günde en az 1.5-2 litre kadar su içmek, solunum yollarının nemli ve dirençli kalmasına katkı sağlar.

4. Kronik hastalıklarınızı kontrol altında tutun

Diyabet, hipertansiyon, KOAH veya kalp hastalığı gibi kronik rahatsızlıkları olan bireylerde kış aylarında görülen enfeksiyonlar daha ağır ve hızlı seyredebilir. Bu nedenle ilaçların düzenli kullanılması, kan şekeri ve tansiyonun yakından takip edilmesi ve rutin doktor kontrollerinin aksatılmaması büyük önem taşır. Kronik hastalıkların iyi yönetilmesi, enfeksiyonlara karşı vücudun direncini artırarak komplikasyon riskini azaltır.

5. Fiziksel aktivite ve ruhsal sağlığı desteklemek önemli

Düzenli egzersiz yapmak bağışıklık sistemini güçlendirdiği gibi kalp ve damar sağlığını da destekler. Haftada en az üç gün 30 dakikalık egzersiz ya da günde 8-10 bin adım atmak, genel sağlık üzerinde olumlu etkiler yaratır. Kış aylarında güneş ışığından yeterince yararlanmak için öğle saatlerinde kısa yürüyüşler yapmak hem D vitamini sentezini artırır hem de ruh halini iyileştirir. Stresin bağışıklık üzerinde olumsuz etkileri bilindiği için nefes egzersizleri, meditasyon ve hobi aktiviteleriyle stres yönetimi sağlanması kışın daha sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürdürmeye yardımcı olur.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[5 Adımda Kışın Sağlıklı Kalın! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 08:01:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24112025135257_9dc9f55933865d4d4468fe301163a143.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24112025135257_9dc9f55933865d4d4468fe301163a143.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24112025135257_9dc9f55933865d4d4468fe301163a143.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kış aylarında göz sağlığı için uyarı: Göz kuruluğu ve enfeksiyonlara dikkat]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-kis-aylarinda-goz-sagligi-icin-uyari-goz-kurulugu-ve-enfeksiyonlara-dikkat-28061.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-kis-aylarinda-goz-sagligi-icin-uyari-goz-kurulugu-ve-enfeksiyonlara-dikkat-28061.html</link>
                    <description><![CDATA[Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Müslüm Toptan, kış mevsiminde göz sağlığının daha hassas hâle geldiğine dikkat çekerek vatandaşlara önemli uyarılarda bulundu.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Soğuk hava, rüzgâr, yağmur ve çevresel değişimlerin göz yüzeyini olumsuz etkileyebildiğini belirten Doç. Dr. Toptan, kış aylarında gözyaşı tabakasının dengesinin kolayca bozulduğunu söyledi.

Toptan “Düşen hava sıcaklıkları ve rüzgâr, gözyaşı tabakasının dengesini bozarak göz kuruluğuna yol açabiliyor. Ayrıca konjonktivit gibi enfeksiyonların görülme sıklığı da bu dönemde artıyor.” şeklinde konuştu.



Kapalı ortamlarda kullanılan ısıtıcıların havadaki nem oranını düşürdüğünü ve bunun da göz kuruluğunu artırdığını vurgulayan Toptan “Ev ve iş yerlerinde kullanılan ısıtma sistemleri gözleri daha hassas hâle getiriyor. Bu nedenle ortamın mutlaka nemlendirilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Uzman hekim, kış aylarında göz kuruluğundan korunmak için şu önerilerde bulundu:
— Suni gözyaşı damlalarının düzenli kullanılması
— Soğuk havaya karşı koruyucu gözlük takılması
— Gün içinde yeterli su tüketilmesi

Lens kullananlara da özel uyarılarda bulunan Doç. Dr. Toptan “Kış aylarında lens kullanan kişilerde göz kuruluğu daha sık görülüyor. Ellerin sık yıkanması, ortak eşyalardan uzak durulması ve lensle kesinlikle uyunmaması çok önemli. Ayrıca lenslerin düzenli aralıklarla değiştirilmesi ve gözlükle zaman zaman dinlendirilmesi gerekir.” dedi.

Kış aylarında alınacak basit önlemlerin hem kuruluk hem de enfeksiyon riskini azaltacağını belirten Doç. Dr. Müslüm Toptan “Soğuk hava şartlarında gözlerimizi korumak yaşam kalitemizi artırır. Tüm vatandaşlarımızı bu dönemde göz sağlıklarına daha fazla dikkat etmeye davet ediyorum.” diye konuştu.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kış aylarında göz sağlığı için uyarı: Göz kuruluğu ve enfeksiyonlara dikkat - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 21 Nov 2025 11:14:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/21112025151430_5b182032c4ec8cebf852cb779643274d.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/21112025151430_5b182032c4ec8cebf852cb779643274d.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/21112025151430_5b182032c4ec8cebf852cb779643274d.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Gıda zehirlenmesinin yazı kışı yok!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-gida-zehirlenmesinin-yazi-kisi-yok-28047.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-gida-zehirlenmesinin-yazi-kisi-yok-28047.html</link>
                    <description><![CDATA[Son dönemde artan gıda zehirlenmesi vakaları, kış aylarında da riskin devam ettiğini gösteriyor. Uzmanlar, yanlış saklama ve uzun süre açıkta kalan yiyeceklerin tehlike yarattığını belirtiyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Türkiye genelinde son haftalarda peş peşe yaşanan gıda zehirlenmesi haberleri toplumda tedirginlik yaratıyor.

Özellikle toplu yemek tüketiminin arttığı kış aylarında, gıdaların saklanma ve hazırlanma koşullarındaki hataların riski artırdığı uyarısı yapılıyor.

Uzm. Dyt. Ceren Turan, gıda güvenliğinin mevsim fark etmeksizin kritik öneme sahip olduğunu vurgularken, “Yazın sıcaklık bakterilerin çoğalmasını hızlandırıyor ama kışın risk tamamen ortadan kalkmıyor, yalnızca kaynağı değişiyor” dedi. Özellikle büyük tencerelerde pişirilen yemeklerin yavaş soğuması ve toplu alanlarda tüketilmesi, zehirlenme riskini artırdığını ifade eden Uzm. Dyt. Turan, ayrıca kış aylarında norovirüs gibi viral enfeksiyonlar da daha yaygın görüldüğünü kaydetti.

KIŞIN GİZLİ RİSKİNİ ARTIRAN FAKTÖRLER:

Kapalı alanlarda toplu yemek tüketiminin artması Büyük miktarda pişirilen yiyeceklerin yavaş soğuması Oda sıcaklığında bekleyen yemeklerde bakterilerin hızla çoğalması Hasta kişilerin yiyeceklere temas etme ihtimali Norovirüs gibi kışın yaygın viral etkenler Elektrik kesintileri veya ulaşımdaki aksaklıklarla soğuk zincirin bozulması

Turan, bakterilerin en hızlı çoğaldığı tehlikeli sıcaklık aralığını 5–60 °C olarak belirterek, bu aralıkta kalan yiyeceklerin kısa sürede risk oluşturabileceğini söylerken, dikkat edilmesi gereken yiyecekleri ise şöyle sıraladı:

Sütlü tatlılar ve krema içeren ürünler Pilav, makarna ve diğer nişastalı yiyecekler Et ve tavuk yemekleri Mayonezli yiyecekler Uzun süre açıkta kalan hazır ürünler

Gıda zehirlenmelerinin genellikle bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı ve ateşle kendini gösteriyor. Ancak yüksek ateş, kanlı ishal, şiddetli kusma, baş dönmesi, idrar azlığı gibi durumlarda tıbbi müdahale geciktirilmemesi gerektiğini belirten Uzm. Dyt. Ceren Turan, toksin kaynaklı bazı zehirlenmelerin nörolojik belirtiler de gösterebileceğini belirterek, bulanık görme, çift görme, kas güçsüzlüğü veya nefes darlığı gibi durumlarda acilen sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini söyledi.

KIŞ AYLARINDA GÜVENLİ BESLENMEK İÇİN 7 TEMEL KURAL

Sıcak yiyecekleri sıcak, soğuk yiyecekleri soğuk tutun. Pilav ve nişastalı yiyecekleri hızla soğutun, 24–48 saat içinde tüketin. Artıkları en az 75 °C’ye ısıtarak tüketin, defalarca ısıtıp soğutmayın. Çiğ ve pişmiş gıdaları ayırın, kesme tahtalarını karıştırmayın. Hazırlık öncesi ve sonrası mutlaka elleri yıkayın. Pastörize olmayan süt ve süt ürünlerinden kaçının. Şüpheli görünen hiçbir yiyeceği tadına bakarak test etmeyin, doğrudan atın.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Gıda zehirlenmesinin yazı kışı yok! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 20 Nov 2025 15:11:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/21112025084635_e4f67317d21e38df4c9332393ae8c8ec.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/21112025084635_e4f67317d21e38df4c9332393ae8c8ec.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/21112025084635_e4f67317d21e38df4c9332393ae8c8ec.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Çocuklarda obezite riski 2 kat artırıyor! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-cocuklarda-obezite-riski-2-kat-artiriyor-27783.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-cocuklarda-obezite-riski-2-kat-artiriyor-27783.html</link>
                    <description><![CDATA[Çocuklarda düztabanlık  ebeveynleri endişelendiren sorunların başında geliyor. Ebeveynler, “Çocuğumun ayağı düz, ne yapmalıyım?” sorusuyla sıkça hekimlerin kapısını çalıyor. Aslında düztabanlık çoğu zaman normal gelişim sürecinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik, sanıldığından çok daha yaygın görülüyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Öyle ki dünyada ve ülkemizde yaklaşık her 10 çocuktan 7’sinde erken yaşlarda, bir başka deyişle 3 yaşından önce &nbsp;düztabanlık görülüyor. &nbsp;Bu oran yaş ilerledikçe azalıyor, çünkü ayak kemeri çocuk büyüdükçe ve kaslar güçlendikçe doğal olarak gelişmeye devam ediyor.&nbsp;Acıbadem International Hastanesi Pediatrik Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Emre Sarıekiz,&nbsp; çocuklarda düztabanlığın çoğu zaman kendiliğinden düzeldiğine dikkat çekerek, “Dolayısıyla her düztabanlık tedavi gerektirmez. Gereksiz korkuya kapılmak yerine doğru takip çok daha değerlidir. Ayağın kemik ve kas gelişimi genellikle 6–7 yaşına kadar devam eder. Bu yaşlara dek gözlem ve egzersiz yeterlidir. Ancak, çocuğun ayağında ağrı, yürüyüşünde anormallik veya hızlı deformite gelişimi gibi uyarı işaretlerinde ebeveynlerin mutlaka bir ortopedi uzmanına başvurmaları çok önemlidir” diyor.&nbsp;

3 yaş altındaki çocuklarda düztabanlık normal

Düztabanlık, ayak tabanında normalde bulunması gereken kavisin azalması veya tamamen kaybolması durumu olarak tanımlanıyor. Ayak kemerinin çökmesiyle birlikte basma sırasında ayağın tamamı yere temas ediyor. Bu durum doğuştan olabileceği gibi sonradan da gelişebiliyor.&nbsp;Küçük çocuklarda ayak kemeri henüz tam gelişmemiş oluyor ve ayak tabanında bulunan yağ dokusu kemeri gizliyor. Yürümeyle birlikte kaslar güçlendikçe zamanla ayak kemeri oluşuyor. Bu nedenle, 3 yaşın altındaki çocukların yüzde 70-80’inde düztabanlık görülüyor. Dr. Emre Sarıekiz,&nbsp;ayak kemerinin genellikle 5–6 yaşından sonra belirgin hale geldiğini belirterek, “Dolayısıyla erken dönemde yapılan düztaban tanısı çoğu zaman geçici bir durumun yanlış yorumlanmasından ibarettir” diye konuşuyor.&nbsp;

Fazla kilolu çocuklarda risk 2 kat artıyor!&nbsp;

Çocuklarda düztabanlığa pek çok etken neden olabiliyor. Bunlardan en önemlilerinden biri ise obezite. Son yıllarda çocukluk çağı obezitesinin artmasına paralel olarak düztabanlığın daha sık görüldüğüne dikkat çekiliyor. &nbsp;Pediatrik Ortopedi ve Travmatolaji Uzmanı Dr. Emre Sarıekiz, “Zira, fazla kilolar ayağa binen yükü artırarak kemerin çökmesine yol açabilmektedir Dolayısıyla, obezite sorunu olan çocuklarda düztabanlık&nbsp;riski normal kilolu çocuklara göre yaklaşık iki kat daha fazladır” diyor. Ailede düz tabanlık olması, uygun olmayan ayakkabı kullanımı, &nbsp;çok yumuşak veya desteksiz tabanlar, tarsal koalisyon olarak adlandırılan ve ayak kemerini oluşturan eklemlerdeki anomaliler, eklem bağlarının gevşek olması ve kas dengesini bozan serebral palsi gibi nöromüsküler hastalıklar da düztabanlığa yol açan diğer etkenleri oluşturuyor.&nbsp;

Çocuğunuzda bu belirtiler varsa, dikkat!

Fizyolojik düztabanlıkta ağrı, şekil bozukluğu veya fonksiyon kaybı olmuyor.&nbsp;Çoğu çocukta bu durum geçici bir özellik olarak kabul ediliyor. &nbsp;Dr. Emre Sarıekiz, dolayısıyla 3–4 yaşındaki bir çocukta belirgin ağrı veya yürüme sorunu yoksa endişelenmeye gerek olmadığını ifade ederek, “Bu dönemde ayağın gelişimini izlemek, gereksiz tedavilerden çok daha önemlidir” diyor.&nbsp;&nbsp;Ancak bazı durumlarda mutlaka bir ortopedi uzmanına başvurulması gerektiği uyarısında bulunan Dr. Emre Sarıekiz, “Erken dönemde tanı koymak önemlidir, çünkü düztabanlık, yapısal bir kemik veya kas bozukluğuna bağlı olabilir. Böyle tablolarda erken müdahale ileride cerrahi ihtiyacını azaltabilir” bilgisini veriyor. Dr. Emre Sarıekiz, ebeyenlerin dikkate almaları gereken belirtileri şöyle sıralıyor:&nbsp;

Yürürken topuğunu içe basıyorsa Ayağında yorgunlukla artan ağrı veya şişlik oluyorsa Spor aktivitelerinde çabuk yoruluyorsa Ayakkabı tabanının iç kısmında düzensiz aşınma varsa

Tedavi yöntemleri: Egzersiz, tabanlık, uygun ayakkabı&nbsp;

Tanıda çoğu zaman fizik muayene yeterli geliyor. Gerekirse ayak taban basınç analizi veya röntgene başvuruluyor. Dr. Emre Sarıekiz, kas dengesini ve postürü korumanın tedavide temel yaklaşımı oluşturduğunu söyleyerek, “Ayak iç kavisini destekleyen basit egzersizler, uygun ayakkabı kullanımı ve kilo kontrolü çoğu tabloda yeterli olmaktadır. Özellikle ayak kemerini destekleyen kaslar için yapılan kas güçlendirme egzersizleri oldukça etkilidir. Ayağın doğal gelişimine izin veren, sert olmayan ama iç kemer desteği bulunan ayakkabıların tercih edilmesi de önemlidir” diyor.&nbsp;

Ameliyat nadiren gündeme geliyor

Pediatrik Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Emre Sarıekiz, cerrahi tedavinin sadece ciddi yapısal deformitelerde veya ağrının tüm konservatif tedavilere rağmen kronikleştiği nadir durumlarda gündeme geldiğini vurguluyor. “Yani, ameliyat son çare olarak düşünülmektedir. Her çocuk için değil, gerçekten gerekli durumlar için geçerlidir” diyen Dr. Emre Sarıekiz, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ameliyat genellikle kemik hizalamasını ve ayak kemerini yeniden düzenlemeyi içermektedir. Ayak kemeri yeniden şekillendirilir, yük dağılımı dengelenir ve bu sayede çocuğun ağrısız şekilde yürümesi sağlanır. Tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için ameliyat sonrasında iyi bir rehabilitasyon süreci ve doğru taban desteği de çok önemlidir. 4-6 hafta süren iyileşme sürecinin ardından çocuk yavaş yavaş normal aktivitelerine dönebilmektedir.”
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Çocuklarda obezite riski 2 kat artırıyor!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 06 Nov 2025 07:39:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/06112025153231_842ad2f747ad7c37c7c3d62a0546044c.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/06112025153231_842ad2f747ad7c37c7c3d62a0546044c.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/06112025153231_842ad2f747ad7c37c7c3d62a0546044c.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Sabah rutinleri ses sağlığını etkiliyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-sabah-rutinleri-ses-sagligini-etkiliyor-27728.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-sabah-rutinleri-ses-sagligini-etkiliyor-27728.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, ses sağlığını korumanın önemi ve sabah rutinleriyle ses tellerinin nasıl doğru şekilde uyandırılabileceği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Sesimize iyi bakmazsak, gün boyu yorgunluk ve kısıklık kaçınılmaz olur!

Sesin, bedenin en narin enstrümanı olduğunu aktaran Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, “Sesimize iyi bakmazsak, gün boyu sürecek yorgunluk, kısıklık ve hatta ağrılarla karşılaşmak kaçınılmaz olur.” dedi.

Sabahları gerçekleştirilen küçük alışkanlıkların, sesin gün boyunca nasıl duyulacağını doğrudan etkilediğine dikkat çeken Tahmincioğlu, “Ses sağlığı, sabah başlar. Güne başlarken sesinizi güçlendirmenin ve korumanın basit ama etkili adımları var.” şeklinde konuştu.

Kahve yerine güne ılık bir bardak su ile başlayın!

Bulunulan ortamın ve sesin nemlendirilmesini öneren Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, “Kahve yerine güne ılık bir bardak su ile başlayın.” dedi.

Kış aylarında ya da klimalı ortamlarda nem oranının düştüğünü hatırlatan Tahmincioğlu, bu durumun, ses tellerinin doğal nem dengesini bozarak kurumasına yol açtığını söyledi ve şöyle devam etti:

“Eğer sabahları boğazınızda yanma hissediyorsanız, bu sadece bir üşütme belirtisi değil, havada yeterli nem olmadığının da göstergesi olabilir. Sabah kahvesi çoğumuz için vazgeçilmez bir ritüel olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki kafein vücudu ve sesi kurutur. Bu nedenle kahvenizi günün ilerleyen saatlerine bırakmak, sabahın ilk dakikalarında ses tellerine dinlendirici bir başlangıç yapmanızı sağlar. Sabah içeceğiniz bir bardak su, sadece vücudunuzu değil, ses tellerinizi de uyandırır. Küçük bir alışkanlık değişikliğiyle sesinizi daha yumuşak ve daha dayanıklı bir hale getirebilirsiniz.”

Doğru duruş, doğru sesi getiriyor!

Postürün, sesin kalitesini doğrudan etkilediğini dile getiren Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, “Güne başlarken birkaç küçük gerinme hareketi yapmak sadece bedeninizi değil, sesinizi de özgürleştirir.” dedi.

Sesin nefesle başladığını ifade eden Tahmincioğlu, “Uykudan yeni uyanmışken diyaframınız biraz ‘tembel’ olabilir. Yatağınızda oturun, omuzlarınızı geriye alın ve çenenizi hizalayın, bir elinizi göğsünüze, diğer elinizi karnınıza koyun. Nefesinizi burnunuzdan alın, karnınız hafifçe şişsin, sonra yavaşça verin. Bu birkaç nefes, sesinizi gün boyu taşıyacak enerjiyi sağlar. Unutmayın, doğru duruş, doğru sesi getirir.” açıklamasını yaptı.

Sabahları konuşmadan önce sesi ısıtmak gerekir!

Uyanır uyanmaz yüksek sesle konuşmanın ya da şarkı söylemenin, ses tellerini ısınmadan zorlamak anlamına geldiğini aktaran Tahmincioğlu, “Sabahın ilk yarım saatinde mümkünse sessiz kalın. Bu kısa sessizlik, hem ses tellerinize hem de zihninize bir ‘ısınma molası’ verir.” dedi.

Koşudan önce kaslar nasıl ısıtılıyorsa, konuşmadan önce de sesi ısıtmak gerektiğini kaydeden Tahmincioğlu, “Sesi ısıtmak yoğun konuşmalı bir güne başlamadan ses tellerinize yapabileceğiniz hızlı ama etkili bir ritüeldir. Ses ısınmaları sadece şarkıcılara değil, sağlık çalışılanlarına, öğretmenlere, avukatlara, sunuculara, satış görevlilerine, çağrı merkezi çalışanlarına ve tüm profesyonel ses kullanıcılarına da fayda sağlar. Aynanın karşısına geçin, dudaklarınızı titreştirin, ‘brrrrr’ sesi çıkmalı. Ardından nazal ‘mmm’ ya da ‘nnn’ sesleriyle titreşimin hissini fark edin. Bu egzersizler ses tellerinizi nazikçe uyandırır. Yalnızca iki dakikalık bu egzersiz, sesinize bütün gün sürecek bir rahatlık kazandırır.” ifadelerini kullandı.

Sesinizi sabah nasıl uyandırırsanız, gün boyu öyle duyulur!

Gece geç yemenin veya sabah kalkar kalkmaz hemen yemek yemenin, mide asidini yukarı çıkarak ses tellerine ulaşmasına neden olabileceğine vurgu yapan Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, “Buna bağlı olarak da sabah boğazınızda yanma ve ‘boğaz temizleme’ ihtiyacı kendini gösterebilir. Rahatlamak için uygulayacağınız ‘boğaz temizleme’ hareketi de ses tellerinize zarar verir.” dedi.

Bu sebeple sabah kahvaltısının aceleye getirilmemesi gerektiğine işaret eden Tahmincioğlu, “Aşırı baharatlı ya da yağlı yiyeceklerden kaçının ve öğününüzü yavaş bir şekilde yiyin. Her sabah sesinizi nasıl uyandırdığınız, gün boyunca sesinizin nasıl duyulacağını da belirler. Güzel olan şu ki sesinize iyi davranmak için özel bir yeteneğe ihtiyacınız yok, sadece biraz dikkat ile ses sağlığını koruyabilirsiniz.” diyerek sözlerini tamamladı.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Sabah rutinleri ses sağlığını etkiliyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 12:06:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03112025223050_362583e57c55b1c405c1ee73ab5b069b.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03112025223050_362583e57c55b1c405c1ee73ab5b069b.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03112025223050_362583e57c55b1c405c1ee73ab5b069b.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Soğuk algınlığı sandığınız belirtiler lösemi habercisi olabilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-soguk-alginligi-sandiginiz-belirtiler-losemi-habercisi-olabilir-27721.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-soguk-alginligi-sandiginiz-belirtiler-losemi-habercisi-olabilir-27721.html</link>
                    <description><![CDATA[Kan kanserlerinin başında gelen lösemi tüm çocukluk çağı kanserlerinin yüzde 35’ini oluşturuyor. Başlangıçta genellikle soğuk algınlığı veya grip benzeri belirtilerle kendisini gösterebilen löseminin aileler tarafından fark edilmesi zaman alabiliyor. Tekrarlayan veya tedaviye rağmen geçmeyen bu tür rahatsızlıkların önemsenerek alanında uzman doktora başvurulması önem taşıyor. Çünkü lösemide, erken tanı ve gelişmiş tedavi yöntemleri hastanın yaşam şansını büyük ölçüde artırabiliyor. Kan hücrelerinin kemik iliğinde kontrolsüz ve anormal şekilde çoğalmasıyla ortaya çıkan bir kan kanseri olan lösemi, hastaya özel planlanan doğru yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Prof. Dr. Ahmet Demir, “2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası” nedeniyle löseminin belirtileri hakkında bilgi vererek, farkındalığın önemine dikkat çekti. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Kansızlık ve enfeksiyonlara yatkınlık görülebilir&nbsp;&nbsp;

Normalde kemik iliği, kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombositleri dengeli bir şekilde üretir. Lösemide ise bu denge bozulur, olgunlaşmamış beyaz kan hücreleri (blastlar) hızla çoğalır ve normal kan hücrelerinin üretimini engeller. Bu durum kansızlık, enfeksiyonlara yatkınlık ve kanama eğilimi gibi belirtilere yol açar. Lösemi, çocukluk çağı kanserleri arasında en sık görülen türdür. Tüm çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık %30-35’ini oluşturur. Çocuklarda en sık görülen tipi Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL)’dir; çocukluk çağı lösemilerinin yaklaşık %75-80’ini oluşturmaktadır. İkinci sıklıkta ise Akut Myeloid Lösemi (AML) gelmektedir.&nbsp;

6 risk faktörüne dikkat!

1. Genetik ve kalıtsal faktörler:&nbsp;Bazı doğumsal (konjenital) sendromlar lösemi riskini belirgin biçimde artırır. Bunlar Down sendromu (Trizomi 21), Fanconi anemisi, Bloom sendromu, Ataksi-telenjiektazi, Klinefelter sendromu, Neurofibromatozis tip 1 (NF1) şeklinde sıralanabilir.&nbsp;

2. Radyasyon Maruziyeti:&nbsp;Yüksek doz iyonize radyasyon, çocukta lösemi riskini artırabilmektedir. Anne karnında yüksek doz radyasyon almak da risk faktörüdür.

3. Kemoterapi veya Diğer İlaçlara Maruziyet:&nbsp;Daha önce başka bir kanser türü nedeniyle kemoterapi (özellikle alkilleyici ajanlar, topoizomeraz inhibitörleri) alan çocuklarda sekonder yani ikincil lösemi gelişebilir.

4. Çevresel ve Kimyasal Etkenler:&nbsp;Benzen&nbsp;gibi organik çözücülere maruziyet, tarım ilaçları (pestisitler), ağır metaller veya endüstriyel kimyasallara dikkat edilmelidir.&nbsp;

5. Bağışıklık Sistemi Bozuklukları: Doğumsal immün yetmezlikler&nbsp;(örneğin Wiskott-Aldrich sendromu SCID), edinsel immün baskılanma (örneğin organ nakli sonrası immünsupresif tedavi) önemli nedenlerdir.&nbsp;

6. Diğer Olası Faktörler:&nbsp;Bazı viral enfeksiyonlar da etkili olabilir.

Löseminin 8 belirtisini önemseyin!

Çocukluk çağı lösemisi, başlangıçta genellikle soğuk algınlığı veya grip benzeri belirtilerle ortaya çıkabilir. Bu nedenle aileler tarafından fark edilmesi güç olabilir Ancak belirtiler genellikle uzun sürer, tekrarlayıcıdır ve tedaviye rağmen geçmez:

1. Kansızlık (Anemi) belirtileri: Halsizlik, çabuk yorulma, baş dönmesi vs.

2. Kanama eğilimi:&nbsp;Diş eti, burun kanamaları, ciltte morluklar

3. Enfeksiyonlara yatkınlık:&nbsp;Sık veya uzun süren enfeksiyonlar

4. Kemik ve eklem ağrıları

5. Karın şişliği veya kitle

6. Lenf bezlerinde büyüme:&nbsp;Boyun, koltuk altı veya kasık bölgesinde ağrısız şişlikler

7. Genel durum değişiklikleri:&nbsp;İştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemeleri

8. Nörolojik belirtiler:&nbsp;Özellikle ileri evrelerde-&nbsp;Baş ağrısı, kusma, görme bozukluğu, denge sorunları

Kesin tanı “Kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi” ile konuluyor

Tanı süreci, hekimin&nbsp;hastanın belirtilerini ve muayene bulgularını&nbsp;değerlendirmesiyle başlamaktadır. Solukluk, morluk, ateş, lenf bezi büyümesi, karında şişlik, kemik ağrısı gibi bulgular sorgulanır. Karaciğer ve dalak büyüklüğü, lenf nodları, ciltte peteşi/ morluk gibi fizik muayene bulguları not edilir. Ancak yalnızca bu bulgular ile tanı konulmaz, laboratuvar incelemeleri de gerekmektedir. Sonrasında, gerekli&nbsp;kan testleri (Tam kan sayımı ve Periferik yayma) testleri yapılmaktadır.&nbsp;Kesin tanı ise,&nbsp;kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi ile konulmaktadır.&nbsp;Lösemi tanısının&nbsp;altın standardıdır.

Lösemide erken tanı tedavi başarısı için önemli

Lösemi&nbsp;hızla ilerleyen&nbsp;ancak&nbsp;erken teşhis edildiğinde tedaviyle tamamen iyileşme şansı yüksek&nbsp;bir hastalıktır. Çocukluk çağı&nbsp;akut lenfoblastik lösemisinde (ALL)&nbsp;erken tanı ve uygun tedaviyle&nbsp;iyileşme oranı oldukça yüksektir. Hastalık ileri evrede tanındığında&nbsp;organ tutulumu artar,&nbsp;tedavi süreci zorlaşır ve başarı oranı düşebilir. Erken tanı konulan çocuklarda,&nbsp;ciddi kansızlık, enfeksiyon ve kanama&nbsp;gelişmeden tedavi başlanabilir.&nbsp;Dalak, karaciğer, beyin gibi organlarda&nbsp;yayılım oluşmadan müdahale edilir. Bu sayede hem&nbsp;hayati risk&nbsp;hem de&nbsp;tedaviye bağlı yan etkiler&nbsp;azalır. Lösemi erken evrede yakalandığında, genellikle&nbsp;daha kısa süreli ve daha az yoğun&nbsp;kemoterapi protokolleri yeterli olur.&nbsp;Ailelerin ve çocuğun psikolojik yükünü&nbsp;azaltır. Uzun hastane yatışları ve komplikasyonlar önlenebilir.

Lösemiler yüksek oranda tedavi edilebilir hastalıklardır. Tanı anında ailelerde ciddi bir psikolojik travma ortaya çıkabilse de tedaviye odaklanmaları, doktorlarıyla iyi bir koordinasyonla motive olmaları çok önemlidir. Ebeveynler belirti ve bulguların farkında olmalı ve vakit kaybetmeden hekime başvurmalıdır.&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Soğuk algınlığı sandığınız belirtiler lösemi habercisi olabilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 07:37:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03112025135030_d25b234a53128399f434379862f3e6bb.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03112025135030_d25b234a53128399f434379862f3e6bb.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03112025135030_d25b234a53128399f434379862f3e6bb.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yaşatmanın en değerli Yolu: Organ Bağışı]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-yasatmanin-en-degerli-yolu-organ-bagisi-27657.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-yasatmanin-en-degerli-yolu-organ-bagisi-27657.html</link>
                    <description><![CDATA[Organ bağışı, bir insandan diğerine uzanan en büyük yaşam mirasıdır. Her bağış, birçok kişiye yaşam armağan ediyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2025 yılı verilerine göre; Türkiye’de 25 bin 245 kişi böbrek, 2 bin 650 kişi karaciğer ve bin 477 kişi kalp nakli bekliyor. Diğer organlar da eklendiğinde 30 binin üzerinde hastanın büyük bir umutla organ nakli için beklediği görülüyor. Ancak, geçen yıl ülkemizde 2 bin 79 beyin ölümünün sadece yüzde 17’si organ bağışıyla sonuçlanmış durumda. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, oysa organ nakli bekleme listesinde kayıtlı hastaların sayısının her yıl daha da arttığına ve hastaların bir kısmının bu bekleme sürecinde hayatlarını kaybettiklerine dikkat çekerek, “Başta karaciğer, böbrek ve kalp gibi hayati organlar olmak üzere birçok organın son dönem yetmezliğinin tedavisinde organ nakli tek tedavi seçeneğidir. Unutulmamalı ki kalp gibi bazı organ nakli bekleyen hastaların canlı verici gibi bir alternatifleri de yoktur. Bugün Türkiye’de binlerce hasta için organ bağışı tek yaşam umududur. Her bir bağış, birçok kişiye yaşam şansı kazandırır” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, 3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası kapsamında yaptığı açıklamada, toplumsal farkındalığın artırılması gerektiğini vurgulayarak, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Türkiye nakil başarısında dünya liginde

Ülkemizde erişkin ve çocuk hasta gruplarında yapılan nakillerde sağ kalım oranları yüzde 90’ın üzerinde seyrediyor. &nbsp;Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, bu yüksek başarı sayesinde her yıl çok sayıda yabancı hastanın karaciğer veya böbrek nakli olmak için Türkiye’yi tercih ettiklerini &nbsp;belirterek, “Üstelik yurt dışından gelen hastaların önemli bir bölümünü zorlu vakalar oluşturmaktadır. Yurt içi ve yurt dışındaki hastalarda elde ettiği bu başarılar ile ülkemiz dünyada organ naklinde öncü ülkeler arasında yerini almıştır. Bir başka deyişle, ülkemiz nakil başarısında dünya ligindedir. Bu nedenle, sadece hastalar değil, dünyanın birçok ülkesinden hekimler, cerrahlar da organ nakli ameliyat yöntemini öğrenmek için ülkemize gelmektedir” diyor. &nbsp;

Hedef kadavradan organ bağışını artırmak!&nbsp;

Ülkelerin nüfus sayılarına göre organ bağışı oranını gösteren pmp değeri (her bir milyon nüfus başına düşen organ bağışı sayısı), İspanya, Fransa ve İtalya’da sırasıyla 47, 26 ve 25 iken, bu değer ülkemizde sadece 3.6’da kalıyor. Bu oranlar, yapılan organ nakillerine de yansıyor. Batı ülkelerinde organ nakillerinin yaklaşık yüzde 80’i kadavradan yapılırken, Türkiye’de bu oran yüzde 15–20 civarında seyrediyor, yani ülkemizde nakillerin büyük bölümü hâlâ canlı vericilerden yapılıyor. Bu tablo, kadavra bağışının artırılmasının ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor. Organ nakli ekiplerinin en büyük hedefinin kadavradan bağış sayısının artması olduğunu söyleyen Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, &nbsp;sözlerine şöyle devam ediyor: “Kadavra bağış oranları, bir ülkenin toplum sağlığı konusunda duyarlılığının en temel göstergelerinden biridir. Her hastanın uygun canlı verici bulamadığı, kalp gibi bazı organ bekleyen hastalarda canlı verici şansı olmadığı ve bekleme listelerindeki ölüm oranları göz önüne alındığında, bu duyarlılığın yaygınlaştırılması yaşamsal önem taşımaktadır.”&nbsp;

Organ bağışıyla yaşam armağan edin!

Bekleme listelerindeki ölüm oranları da dikkate alındığında, organlara ihtiyacı olan hastaların yaşama tutunmalarının tek yolunun organ bağışı olduğuna işaret eden Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, “Organ bağışında bulunmak isteyen vatandaşlar, en yakın hastanenin organ nakli koordinatörlüğüne ve il sağlık müdürlüklerine başvurabilecekleri gibi, bu ay içinde yürürlüğe giren bir uygulama neticesinde organ bağışlarını e-Devlet üzerinden de yapabilirler” bilgisini veriyor. &nbsp;

En büyük engel: Yanlış inanışlar!&nbsp;

Toplumda, organ bağışı konusunda gelenek- göreneklere dayalı eksik bilgilerin ve duyulan güvensizliğin bağışların artmasını önleyen en önemli sebepler olduğunu vurgulayan Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, “Örneğin, beyin ölümünde hastaların iyileşebileceğine yönelik hatalı bir kanı var. Oysa, beyin ölümü tıbben geri dönüşsüzdür, yani kişi yaşamını yitirmiştir. Dolayısıyla, organları yoğun bakım cihazlarının desteğiyle sadece kısa bir süre için canlı tutulabilmektedir. Organ nakli de bu süreçte yapılabilmektedir. Ayrıca, ölüm gerçekleştiği için nakil sırasında acı veya başka bir his algılanması söz konusu olamaz” bilgisini veriyor. Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, ayrıca ülkemizin organ bağışından nakline kadar olan tüm süreçte dünyaca kabul edilmiş en güvenli ülkelerden biri olduğunu da aktararak, “Tüm organ nakilleri Sağlık Bakanlığı’nın gözetiminde, ulusal koordinasyon sistemiyle yapılmaktadır. Dolayısıyla, organların kötüye kullanılması mümkün değildir” diyor.

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yaşatmanın en değerli Yolu: Organ Bağışı - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 31 Oct 2025 08:46:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/31102025122000_adbd31f2a802d5184469be81d7dfc540.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/31102025122000_adbd31f2a802d5184469be81d7dfc540.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/31102025122000_adbd31f2a802d5184469be81d7dfc540.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[ İnmeden Koruyan 6 Altın Önlem]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-inmeden-koruyan-6-altin-onlem-27599.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-inmeden-koruyan-6-altin-onlem-27599.html</link>
                    <description><![CDATA[Tüm dünyada yılda 17 milyon kişi inme geçiriyor, 6 milyonu hayatını kaybediyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre her yıl ülkemizde 150 bin kişi inme geçiriyor. Beyin ve damar hastalıkları, ülkemizdeki tüm ölümlerin yüzde 6'sını oluştururken, inme ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer alıyor. İnmede erken müdahale büyük önem taşıyor. Öyle ki 4,5 saat içinde yapılan müdahaleler bireyde sakatlık ve ölüm riskini en aza indirebiliyor. Umut veren bir başka haber ise inme vakalarının % 90'ının sağlıklı yaşam tarzı değişiklikleri ve risk faktörlerinin kontrolüyle önlenebilmesidir. Memorial Antalya Hastanesi Girişimsel Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Elif Sarıönder Gencer “29 Ekim Dünya İnme Günü” nedeniyle, inmeden korunma yolları hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Zaman Beyindir: İlk 4,5 Saat Kritik Önemde

İnme tedavisinde inme belirtilerinin fark edilmesi hayati önem taşımaktadır. Yüzün bir tarafında asimetri, ani kol veya bacak güçsüzlüğü, konuşma güçlüğü, ani görme sorunları, denge kaybı veya ani şiddetli baş ağrısı gibi belirtiler görüldüğünde zaman kaybetmeden uzman yardımı almak gerekir. İlk 4,5 saat içinde yapılan müdahaleler, sakatlık ve ölüm oranlarını önemli ölçüde azaltabilir. Bu nedenle "zaman beyindir" teması, inme tedavisinde en önemli ilke olarak öne çıkmaktadır.

İnme tedavisi konusunda son yıllarda ülkemizde önemli adımlar atılmıştır. 2019 yılında başlatılan sertifikasyon süreciyle 57 kapsamlı inme merkezi ve 51 birincil inme merkezi oluşturulmuş; bu merkezler, nüfusun yaklaşık yüzde 85'ini kapsayarak ülke genelinde inme tedavisine erişimi kolaylaştırmıştır.

Birkaç Küçük Değişiklikle İnme Riskini En Aza İndirebilirsiniz

İnmenin en önemli nedenleri arasında; ileri yaş, genetik faktörler, sigara, yüksek tansiyon, diyabet, kötü kolesterolün yüksek olması, fiziksel aktivite eksikliği ve obezitedir. Sigara, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kötü kolesterolün yüksek olması, fiziksel aktivite eksikliği ve obezite gibi risk faktörlerin farkında olmak inme görülme riskini azaltabilir. İnme atağı olsa bile inmeden sonra yaşama ihtimalini artırarak sakatlığın derecesini azaltır. Bu nedenle özellikle yüksek tansiyon ve diyabet hastalarının yüksek kolesterol düzeyleri olan insanların kan şekeri, kan basıncı ve kandaki kötü kolesterol düzeylerini sıkı olarak kontrol altına alması gerekir. Tüm bunların yanında aşağıdaki önlemleri de alarak inme riskini en aza indirmek mümkün;&nbsp;

Dengeli ve sağlıklı beslenmek Düzenli fiziksel aktiviteye özen göstermek Sigara ve alkolden uzak durmak Kan basıncı ve diyabet kontrolünü ihmal etmemek Düzenli sağlık kontrolleri yaptırmak Aile hekimi takibi ve tarama programlarına katılmak

AF inme riskini 5 kat artırıyor

Kalp ve damar hastalıkları arasında Atrial Fibrilasyon (AF) ve karotis arter darlıkları, inme riskini önemli ölçüde artıran durumlardır. Atrial fibrilasyon, kalbin düzensiz atmasına neden olan bir ritim bozukluğu olup, inme riskini yaklaşık 5 kat artırmaktadır. Kalpteki düzensiz kasılmalar nedeniyle kan pıhtıları oluşabilir ve bu pıhtılar beyne giderek felce yol açabilir. 65 yaş üstü bireylerde yüzde 8-10 oranında görülen AF, çoğu zaman belirtisiz seyredebilir veya çarpıntı, nefes darlığı ve yorgunluk gibi semptomlarla kendini gösterebilir.

Düzenli kontrol şart!&nbsp;

AF'nin erken tanısı için düzenli nabız kontrolü ve elektrokardiyografi (EKG) tetkiki önerilmektedir. Tanı konulduktan sonra, inme riskini azaltmak için kan sulandırıcı ilaçlar kullanılır. Ayrıca ritim kontrolü sağlayan ilaçlar, elektriksel kardiyoversiyon veya kateter ablasyonu gibi girişimsel yöntemler de tedavi seçenekleri arasındadır. Karotis arter darlığı ise, boyundaki ana atardamarlarda plak birikimi sonucu daralma oluşmasıdır ve iskemik inmelerin yüzde 20-30'undan sorumludur. Risk faktörleri arasında yüksek tansiyon, diyabet, sigara, yüksek kolesterol ve ileri yaş yer alır. Karotis darlığı genellikle belirtisiz seyreder, ancak geçici iskemik atak (TIA) veya inme ile kendini gösterebilir. Erken tanı için Doppler ultrasonografi gibi görüntüleme yöntemleri kullanılır. Tedavide yaşam tarzı değişiklikleri, antiplatelet ilaçlar ve kolesterol düşürücü ilaçların yanı sıra, ciddi darlıklarda karotis endarterektomi (cerrahi plak temizliği) veya karotis stent yerleştirilmesi gibi girişimsel yöntemler uygulanır. Bu tedaviler, inme riskini yüzde 80'e varan oranlarda azaltabilir.

Unutmayın, inme her yaşta ve her an karşımıza çıkabilir. İnme belirtilerini bilmek ve hızlı hareket etmek, hayat kurtarır. Siz ya da çevrenizdekilerde ani konuşma bozukluğu, yüz, kol veya bacakta güçsüzlük, görme kaybı, baş dönmesi ya da ani ve şiddetli baş ağrısı gibi belirtiler fark ederseniz, vakit kaybetmeden inme konusunda donanımlı bir hastaneye başvurmak gerekir. Çünkü erken tanı ve müdahale inmede sağ kalım oranını artırarak engelli kalma riskini en aza indirebilmektedir. &nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[ İnmeden Koruyan 6 Altın Önlem - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 27 Oct 2025 09:25:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/27102025185601_16335cb4201e65cad58ee645975f1d79.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/27102025185601_16335cb4201e65cad58ee645975f1d79.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/27102025185601_16335cb4201e65cad58ee645975f1d79.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[İleri yaşta sağlıklı beslenmek bilişsel fonksiyonları koruyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-ileri-yasta-saglikli-beslenmek-bilissel-fonksiyonlari-koruyor-27544.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-ileri-yasta-saglikli-beslenmek-bilissel-fonksiyonlari-koruyor-27544.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sağlıklı yaşlanma ve ilerleyen yaşlarda sağlığı korumak için beslenme önerileri paylaştı.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Fiziksel aktivite ve sağlıklı beslenme, ilerleyen yaşlarda kilit rol oynar!

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarına göre Avrupa'da 65 yaş üstü bireylerin sayısının 15 yaş altı bireylerin sayısını geçebileceğinin öngörüldüğünü aktaran&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu raporlarda fiziksel aktivite ve sağlıklı beslenmenin kilit bir rol oynadığı belirtiliyor.” dedi.&nbsp;

İlerleyen yaşlarda yetersiz beslenmeye bağlı olarak zayıflık, obezite, kemik kırıkları, bilişsel fonksiyonlarda azalma/demans gibi sağlık problemlerinin daha sık görülebildiğini ifade eden Yiğit, “Bu dönemde, beslenmede dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var.” şeklinde konuştu.

Süt ürünleri, tam tahıllar ve kaliteli protein kaynaklarına beslenmede mutlaka yer verilmeli!&nbsp;

Besinler süt, protein, tahıl, sebze-meyve ve yağ olarak beş gruba ayrıldığında özellikle kalsiyumdan zengin olan süt grubunun kemik kırıklarının önlenmesinde hayati önem taşıdığını vurgulayan&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya&nbsp;Yiğit, “Bu nedenle ilerleyen yaşlardaki her birey; günlük toplamda 2-3 porsiyon yoğurt, peynir gibi protein, kalsiyum ve fosfor kaynaklarına beslenmelerinde yer açmalı. Yoğurt tüketimi özellikle ilerleyen yaşlarda oluşan uyku bozukluğu sorunlarına da yardımcı olur.” dedi.

İleri yaşlarda belli porsiyonlarda az yağlı kırmızı ve beyaz etlere, Omega 3 kaynağı olan yağlı küçük balıklara, kuru baklagil gibi bitkisel kaynaklı proteinlere yönelmekte fayda olduğunu kaydeden Yiğit, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak kurubaklagillere gaz şikayetlerini arttırması nedeniyle dikkat edilmeli. Kurubaklagilleri pişirmeden önce suda bekletmek, haşlarken kimyon eklemek gaz şikayetlerini azaltabilir.&nbsp;Vücudun kan şekeri dengesini sağlayabilmesi, kabızlık şikayetlerinin yaşanmaması için posa ihtiyacı da unutulmamalı. Bu nedenle tam buğday unundan yapılmış ekmekler, siyez, karabuğday gibi tahıllar günlük beslenmede mutlaka bulunmalı. Unutmayın bu dönemde vücut bilişsel fonksiyonlar için B vitaminlerine de ihtiyaç duyar ve bunların en iyi kaynakları arasında tam tahıllar vardır.”

Gökkuşağı gibi beslenmek, sağlıklı yaşlanma için önemli!&nbsp;

Günlük toplamda 5 porsiyon sebze ve meyve tüketiminin ilerleyen yaşlarda elzem olduğunun altını çizen&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya&nbsp;Yiğit, “Sebze ve meyveler fitokimyasallardan, beta karotenlerden, A ve C vitaminlerinden oldukça zengindir. Bu nedenle tek öğünde farklı renklerde sebze ve meyvelerin bulunması, yani ‘gökkuşağı gibi beslenmek’ kavramı oldukça uygun.” dedi.

Özellikle ilerleyen yaşlarda kalp damar sağlığının korunması, kronik hastalıkların önlenmesi için kullanılan yağın çeşidi ve miktarına da dikkat edilmesi gerektiğinin altını çizen Yiğit, “Günlük olarak beslenmede zeytinyağı, kavrulmamış fındık, ceviz, badem gibi bitkisel yağlar mutlaka bulundurulmalı. Eğer diş problemleri yaşanıyorsa bu kuruyemişler meyve veya yoğurt ile birlikte, küçük parçalara bölünerek, yumuşatılarak da tüketilebilir.” diyerek sözlerini tamamladı.

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[İleri yaşta sağlıklı beslenmek bilişsel fonksiyonları koruyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 25 Oct 2025 07:32:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/25102025142558_b66a322ff926b86e88ee3a3d9b1fd890.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/25102025142558_b66a322ff926b86e88ee3a3d9b1fd890.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/25102025142558_b66a322ff926b86e88ee3a3d9b1fd890.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Bazı kalp krizleri hissedilmeyebiliyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-bazi-kalp-krizleri-hissedilmeyebiliyor-27509.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-bazi-kalp-krizleri-hissedilmeyebiliyor-27509.html</link>
                    <description><![CDATA[Gizli kalp krizlerinin, çok da seyrek görülmediğini belirten uzmanlar, sessiz iskemi (dokuya olan kan akışının azalması ve dokunun oksijen ihtiyacının karşılanamaması durumu) olarak adlandırılan bu durumda, göğüs ağrısı, nefes darlığı veya bayılma gibi belirtiler görülmeyebildiğini söyledi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, sessiz iskemi olarak da bilinen, göğüs ağrısı gibi belirti vermeden ilerleyebilen kalp krizleri ile bu durumun riskleri ve fark edilme yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Gizli kalp krizinin, sessiz iskemi olarak da değerlendirildiğini aktaran Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Bir kalp krizi oluştuğunda, normal şartlar altında, çoğu insanda göğüs ağrısı, nefes darlığı gibi belirtiler ortaya çıkar” dedi. Söz konusu bu durumun, bayılma, şuur kaybı veya ani kalp durmasına da neden olabileceğini kaydeden Prof. Dr. Baltalı, “Ancak bazı vakalarda bunların hiçbiri görülmez. Kişi normal ayakta kalp krizini geçirir ve herhangi bir sıkıntı veya şikâyet hissetmez” şeklinde konuştu.

SESSİZ İSKEMİ ÇOĞUNLUKLA EKO VEYA EKG ÇEKİLDİĞİNDE FARK EDİLEBİLİYOR

Normal kalp krizinde şiddetli göğüs ağrısı görüldüğünü hatırlatan Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Bu ağrı, çoğunlukla sola kola veya alt çeneye yayılır. Ancak sessiz, gizli kalp krizinde veya sessiz iskemi olarak adlandırılan durumda, bu belirtilerin hiçbiri görülmez” dedi.

Kişinin tüm bu süreci fark etmeden, normal hayatını sürdürebildiğini ifade eden Prof. Dr. Baltalı, “Sessiz iskemi çoğunlukla bir EKO veya EKG çekildiğinde fark edilebilir. Sessiz iskeminin görülme sıklığı oldukça yüksektir. Çok seyrek bir hadise değildir ve yaklaşık yüzde 20 civarında görülür. Sessiz iskemi, şikâyeti olmayan bir durumdur. Peki, iskemi nedir? İskemi, kalbin ihtiyacı olan kan veya oksijenin, damarlardaki darlık veya tıkanıklık nedeniyle yeterince ulaşamamasıdır. Bir iş yaparken, yürürken veya koşarken kalp pompalama görevini yerine getirir. Eğer kalbin ihtiyacı olan kan veya oksijen yeterince ulaşamazsa, iskemi oluşur ve bu durum daha sonra göğüs ağrısı veya diğer belirtilerle kendini gösterebilir.” diye konuştu.

EN AYIRT EDİCİ ÖZELLİĞİ GÖĞÜS AĞRISININ OLMAMASI!

Sessiz iskeminin en sık görüldüğü hasta grubunun, şeker hastaları olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Şeker hastalarında sinirler zarar görebilir ve bu nedenle kişiler herhangi bir belirti hissetmeyebilir” dedi.

Sessiz iskemi esnasında kişinin normal yaşamına devam edebildiğini aktaran Prof. Dr. Baltalı, “Ancak kalp pompalama fonksiyonu bozulduğunda, kalp yetmezliği ortaya çıkabilir ve bu durum nefes darlığı, çarpıntı gibi diğer bulgularla kendini gösterebilir. Sessiz iskeminin en ayırt edici özelliği göğüs ağrısının olmamasıdır. Kişi üç kat merdiven çıktıktan veya birkaç basamak çıktıktan sonra nefes darlığı hissedebilir” açıklamasını yaptı.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Bazı kalp krizleri hissedilmeyebiliyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 24 Oct 2025 06:45:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24102025111146_767e4c0d63de7e5b812d2ce7c7da3cc2.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24102025111146_767e4c0d63de7e5b812d2ce7c7da3cc2.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/24102025111146_767e4c0d63de7e5b812d2ce7c7da3cc2.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[ Genellikle belirti vermiyor, tesadüfen yakalanıyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-genellikle-belirti-vermiyor-tesadufen-yakalaniyor-27501.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-genellikle-belirti-vermiyor-tesadufen-yakalaniyor-27501.html</link>
                    <description><![CDATA[Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, böbreküstü bezinde gelişen kitlelerin çoğunun belirti vermediğine ve genellikle başka bir sebeple başvurulan görüntüleme yöntemlerinde tesadüfen bulunduğuna dikkat çekerek açıklamalarda bulundu. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Böbreklerimizin hemen üstünde küçük üçgen şeklinde yer alan ve 4-6 gram ağırlığında olan böbrek üstü bezleri yaşantımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan hormonları üretmek ve salgılamak gibi son derece önemli işlevler üstleniyorlar. &nbsp;Öyle ki vücudumuzun enerji üretiminden kan basıncının düzenlenmesine, kalp-damar sağlığından stres yönetimine kadar pek çok kritik göreve sahip hormonları salgılıyorlar. Dolayısıyla, bu bezlerde oluşan kitlelerin bazı türleri, zamanında teşhis ve tedavi edilmediğinde vücutta ciddi &nbsp;sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,&nbsp;böbreküstü bezinde gelişen kitlelerin çoğunun belirti vermediğine ve genellikle başka bir sebeple başvurulan görüntüleme yöntemlerinde tesadüfen bulunduğuna dikkat çekerek,&nbsp;“Böbrek üstü bezlerinde oluşan kitleler genellikle tehlikeli değildir. Ancak, özellikle&nbsp;pheochromocytoma ve kortizol ile aldosteron&nbsp;hormonu salgılayan kitleler ciddi kardiyovasküler, metabolik ve elektrolit sorunlara yol açabilmektedir. Ayrıca, büyük olan veya sürekli büyüyen kitlelerde de kanser riski artmaktadır. Bunların yanı sıra bu kitleler&nbsp;özellikle akciğer, meme veya böbrek kanserlerinin yayılmaları sonucu da gelişebilmektedir. Dolayısıyla, bazı kitleler ciddi ve acil müdahale gerektirebilmektedir” diyor.&nbsp;Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,&nbsp;bu nedenle böbrek üstü bezinde oluşan her kitlenin mutlaka uygun tanı yöntemleriyle değerlendirilmesinin ve ihtiyaç halinde tedavi edilmesinin yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunuyor.&nbsp;

Bazı risk faktörleri tetikleyebiliyor!

Böbrek üstü bezinde oluşan kitleler büyük oranda sebepsiz olarak ortaya çıkıyor. Ancak, bazı risk faktörleri kitle gelişimini tetikleyebiliyor. Prof. Dr. Melih Kara,&nbsp;ileri yaşın risk faktörlerinden biri olduğunu belirtirken, “Ayrıca, önceden&nbsp;kötü huylu tümör varlığının, genetik sendromların (MEN2, von Hippel-Lindau, SDH mutasyonları gibi) ve sürekli kullanılan bazı ilaçların riski artırdığı bilinmektedir. Bu bulgular, böbrek üstü bezi kitlelerinde çok çeşitli faktörlerin rol oynadığını ve tanı ile tedavi süreçlerinde kişiye özel değerlendirmelerin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır” diye konuşuyor. &nbsp;

Çoğunlukla iyi huylu oluyor, ancak…

Vücudumuzun sağlıklı çalışmasında kritik bir rol üstlenen kortizol, aldosteron, androjen, adrenalin ile noradrenalin &nbsp;gibi hormonların üretimini ve salgılanmasını sağlayan böbrek üstü bezlerinde kitleler oluşabiliyor.&nbsp;Adrenal tümörler olarak adlandırılan bu kitleler, temelde hormon üreten ve üretmeyen olarak iki gruba ayrılıyor. &nbsp;En sık görülen tipi olan adrenokortikal adenom genellikle iyi huylu oluyor ve hormon üretmiyor. Ancak, çoğu sorun oluşturmasa da böbrek üstü bezinde oluşan kitlelerin bazı türleri ise vücutta önemli sağlık problemlerine neden olabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,&nbsp;böbrek üstü bezinde oluşan ve hormon salgılayan&nbsp;kitlelerin yol açabildikleri problemleri şöyle sıralıyor:&nbsp;

“Aşırı kortizol üreten kitleler&nbsp;Cushing sendromuna neden olabilmektedir. Bunun sonucunda; obezite, hipertansiyon, diyabet, osteoporoz ve ciltte kolay morarma gibi sorunlar gelişebilir. Aşırı&nbsp;aldosteron üreten kitlelerde &nbsp;ise dirençli&nbsp;hipertansiyon veya hipokalemi nedeniyle kas krampları ile halsizlik gibi şikayetler oluşabilir. Pheochromocytoma hormonu üretiyorsa; dirençli hipertansiyon, taşikardi, tekrarlayan baş ağrısı, geçici yüksek tansiyon atakları görülebilir.”&nbsp;

Sıklıkla belirti vermiyor, tesadüfen yakalanıyor

Böbrek üstü bezlerinde oluşan kitleler genellikle herhangi bir belirti vermedikleri için hastalar tarafından fark edilmiyor.&nbsp;Günümüzde BT ve MR gibi ileri görüntüleme tekniklerinin yaygınlaşması sayesinde, farklı nedenlerle yapılan taramalarda böbrek üstü bezi kitleleri daha sık tespit ediliyor. Ancak, eğer hormon etkisi varsa hipertansiyon ve metabolik bozukluklar&nbsp;sık görülen ilk belirtilerini oluşturuyor. İlerleyen aşamalarda hormon fazlalığına bağlı olarak sistemik komplikasyonlar da gelişebiliyor.&nbsp;

Ameliyat genellikle tedavinin temelini oluşturuyor

Tedavi planı, böbrek üstü bezi kitlesinin türüne, büyüklüğüne, hormon salgılayıp salgılamadığına ve hastanın genel sağlık durumuna göre düzenleniyor. Küçük, iyi huylu ve hormon salgılamayan kitlelerde BT veya MR gibi görüntüleme yöntemleriyle yapılan düzenli takip yeterli gelebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, cerrahi müdahalenin genellikle tedavinin temelini oluşturduğunu belirterek, “Özellikle belirgin olarak fazla hormon salgılayan tümörlerde,&nbsp;kanser şüphesi taşıyan veya&nbsp;büyük boyutlu (&gt;4 cm) tümörlerde cerrahi yönteme başvurmak gerekmektedir” bilgisini veriyor.&nbsp;

Minimal yaklaşımlar tercih ediliyor

Son yıllarda, cerrahi yöntemlerde, sağladıkları pek çok avantaj nedeniyle minimal invaziv (laparoskopi / retroperitoneal / robotik) &nbsp;yaklaşımlar tercih ediliyor. Daha küçük portlar, tek port uygulamaları, gelişmiş görüntüleme teknikleri ve &nbsp;yapay zeka destekli alet tanıma gibi teknolojik yeniliklerin uygulandığı minimal invaziv yöntemler hem cerrahların hem hastaların yüzünü güldürüyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, “Bu teknolojilerle gerçekleştirilen ameliyatlar hastaların daha kısa sürede taburcu olmalarını sağlamakta, iyileşme sürecini hızlandırmakta ve estetik açıdan daha iyi sonuçlar sunmaktadır. Bu etkileri sayesinde de hastaların yaşam kaliteleri artmaktadır” diye konuşuyor.&nbsp;

Laparoskopik yöntem altın standart olarak görülüyor

Laparoskopik adrenalektomi&nbsp;(Transperitoneal lateral yaklaşım) uzun süredir böbreküstü bezi tümörü ameliyatlarının altın standardı olarak kabul ediliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, “Tercih ettiğimiz ilk seçenek olan ve cerraha iyi görünür bir alan sağlayan bu yöntem &nbsp;geleneksel açık cerrahiye göre daha iyi sonuçlar, hastalarda daha az ağrı, hastanede daha kısa kalış süresi ve daha hızlı iyileşme sunmaktadır” diyor. Özellikle küçük tümörlerde ve obezite hastalarında başvurulan posterior retroperitoneal (PR) laparoskopik yöntemin de doğrudan sırt bölgesinden böbreküstü bezine ulaşılmasını sağladığını vurgulayan Prof. Dr. Melih Kara, &nbsp;“Bu sayede karın boşluğu açılmadığı için ameliyat süresi kısalmakta ve ağrı şikayeti azalırken, günlük yaşama dönüş daha hızlı olmaktadır. Robotik adrenalektomi yöntemi ise 3 boyutlu görüntüleme ve daha esnek aletler sayesinde zorlu anatomilerde ve büyük veya derin yerde yer alan tümörlerde kolaylık sunmaktadır. Bazı çalışmalarda, bu etkisiyle daha az kan kaybı ve kısa yatış süresiyle sonuçlandığı bildirilmektedir” diyerek sözlerini tamamlıyor.&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[ Genellikle belirti vermiyor, tesadüfen yakalanıyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 22 Oct 2025 08:26:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/22102025150543_9d70053c1cbf1c1e579cd9511350943e.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/22102025150543_9d70053c1cbf1c1e579cd9511350943e.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/22102025150543_9d70053c1cbf1c1e579cd9511350943e.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kadınların yalnızca yüzde 45’i meme kanseri belirtilerini tanıyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-kadinlarin-yalnizca-yuzde-45i-meme-kanseri-belirtilerini-taniyor-27479.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-kadinlarin-yalnizca-yuzde-45i-meme-kanseri-belirtilerini-taniyor-27479.html</link>
                    <description><![CDATA[7 ülkeden 7 binden fazla kadının katıldığı araştırma kadınların meme sağlığına dair çarpıcı verileri ortaya koydu. Araştırma sonuçlarına göre; kadınların yalnızca yüzde 45’i meme kanserinin belirtilerini tanırken sadece yüzde 28’i yılda bir kez meme kontrolü için bir sağlık uzmanına başvuruyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Avon, kişisel bakım rutininin bir parçası olarak kadınları kendi kendine meme muayenesi yapmaya teşvik ederek, düzenli kontrollerin önemini vurguluyor. Bugüne kadar dünya genelinde meme kanseriyle mücadeleye 951 milyon doların üzerinde bağışta bulunarak, 180 milyon kişinin bu konuda eğitilmesine yardımcı oldu ve 20 milyon taramayı destekledi.*

Avon, evden çıkmadan önce yalnızca bir dakikanı ayırarak kendi kendine meme muayenesi yapmanın, erken teşhis için büyük fark yaratabileceğinin altını çizerek, The Boob Census Araştırması ile kadınların meme sağlığı konusundaki alışkanlıklarını ve farkındalık düzeylerini ortaya koydu.

SON BİR AYDA KENDİ KENDİNE MEME KONTROLÜ YAPAN KADINLARIN ORANI YÜZDE 36’YA YÜKSELDİ

The Boob Census Araştırması, kadın sağlığı alanındaki çalışmaların önemini bir kez daha ortaya çıktı.

Araştırmaya göre kadınların yalnızca yüzde 45’i meme kanserinin belirtilerini fark etme konusunda kendini güvende hissediyor ve sadece yüzde 28’i yılda bir kez meme kontrolü için bir doktora başvururken, son bir ay içinde memelerinde herhangi bir değişiklik olup olmadığını kontrol eden kadınların oranı 2023’te yüzde 25 iken 2024’te bu rakam yüzde 36’ya çıktığı, yaş gruplarına bakıldığında da 35-44 yaş arası kadınlar, yüzde 31’lik oranla en sık kontrole giden grup olarak dikkat çektiği ifade edildi.

Araştırmaya göre, uzmanlar tarafından yapılan yıllık meme kontrollerinin oranları ülkeler arasında da farklılık gösterdi.

2024 yılında İtalya’da kadınların yüzde 30’u, Romanya’da ise yüzde 24’ü düzenli olarak yıllık meme kontrolü yaptırdığı, genel olarak kadınların yüzde 26’sı yılda bir kez meme muayenesi yaptırdığı belirtilirken, buna karşın, araştırma olumlu gelişmeleri de beraberinde getirdi.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kadınların yalnızca yüzde 45’i meme kanseri belirtilerini tanıyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 09:39:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/21102025161454_511e65f8c44b862679ad3e7525009cf5.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/21102025161454_511e65f8c44b862679ad3e7525009cf5.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/21102025161454_511e65f8c44b862679ad3e7525009cf5.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Kireçlenmeye karşı kalıcı çözüm: protez cerrahisi]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-kireclenmeye-karsi-kalici-cozum-protez-cerrahisi-27397.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-kireclenmeye-karsi-kalici-cozum-protez-cerrahisi-27397.html</link>
                    <description><![CDATA[Kireçlenme, eklem kıkırdağının zamanla yıpranmasıyla ortaya çıkan ve özellikle diz, kalça, bel ve ellerde ağrı, tutukluk ve hareket kısıtlılığına yol açan önemli bir sağlık sorunu. Tamamen önlenemese de yaşam tarzı değişiklikleri ve düzenli takip ile ilerlemesini yavaşlatmanın ve yaşam kalitesini artırmanın mümkün olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selim Şanel, “Diz eklemini harap eden ileri düzey kireçlenme özellikle orta ve ileri yaş grubunda günlük yaşamı ciddi şekilde kısıtlıyor. Yürümekte zorlanan, merdiven inip çıkmakta güçlük çeken ya da dinlenme halinde bile ağrı yaşayan hastalar için protez cerrahisi fark yaratan bir çözüm” dedi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Modern tekniklerle yapılan diz protezi ameliyatlarının günümüzde çok daha güvenli ve konforlu hale geldiğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı&nbsp;Prof. Dr. Selim Şanel, “Ameliyat kararı verildikten sonra hastaya detaylı tetkikler uygulanır ve anestezi ile reanimasyon uzmanları tarafından kapsamlı bir değerlendirme yapılır. Hazırlıkların ardından gerçekleştirilen operasyon ortalama bir ila bir buçuk saat sürer. Ameliyat sonrası temel amaç hastayı en kısa sürede ayağa kaldırmak ve yürütmektir. Çoğu hasta ameliyatın ertesi günü ilk adımlarını atabilse de bu süreçte fizik tedavi ve rehabilitasyon desteği de çok kıymetli” dedi.

Cerrahi sonrası spor hayatına dönülebilir

Gelişen implant teknolojisi sayesinde kullanılan protezlerin ortalama 15–20 yıl dayanabildiğini söyleyen Şanel, “Ameliyat sonrası hasta günlük yaşamına daha ağrısız ve rahat bir şekilde döner. Uygun kas ve vücut yapısına sahip olanlar; yürüyüş, yüzme, bisiklet hatta tenis gibi sporlara bile geri dönebilir” açıklamasında bulundu.&nbsp;

Her ne kadar protez teknolojisindeki gelişmeler hastalara büyük konfor sunsa da kireçlenmenin önlenmesi ve eklem sağlığının korunmasının hâlâ en etkili yaklaşım olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Selim Şanel, kireçlenmeye karşı alınabilecek önlemlerden bahsetti:

Düzenli egzersizle kaslarınızı güçlendirin

Fizik tedavi egzersizleri ve hafif direnç çalışmaları ile kaslarınızı güçlendirerek eklemlerin yükünü azaltın. Yürüyüş, yüzme, pilates veya bisiklet gibi eklemi zorlamayan aktiviteler de tercih edilebilir.

İdeal kilonuzu koruyun

Fazla kilo özellikle diz ve kalça eklemlerinde kireçlenmeyi hızlandıracağı için ideal kilonuzu korumaya özen gösterin.

Sağlıklı beslenin

Omega-3 içeren balık, ceviz, keten tohumu gibi gıdalarla, C ve E vitamini içeren besinleri sofranızdan eksik etmeyin.

Bol su için

Eklem kıkırdaklarının beslenmesi için günlük yeterli sıvı alımına özen gösterin.

Eklem dostu alışkanlıklar edinin

Uzun süre ayakta kalmaktan, diz çökme ve çömelme gibi zorlayıcı hareketlerden kaçının.

Ortopedik ayakkabılar tercih edin

Ayağınızı ve dizinizi destekleyen ayakkabılar eklem sağlığını koruyacağı için ortopedik olanları seçmeye dikkat edin.

Sıcak-soğuk kompresten yararlanın

Kireçlenmede sıcak kompres kasları gevşetip eklem sertliğini azaltırken, soğuk kompres iltihap ve şişliği hafifletir, ağrıyı azaltır. Bu nedenle eklemde şişlik yoksa sıcak, şişlik ve iltihap varsa soğuk kompres tercih edin.

Düzenli doktor kontrolünü ihmal etmeyin

Erken teşhis ve takip, kireçlenmenin ilerlemesini yavaşlatır bu nedenle doktor kontrollerinizi aksatmayın.

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Kireçlenmeye karşı kalıcı çözüm: protez cerrahisi - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 13 Oct 2025 08:45:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/13102025163108_c920f2045523b7a185e471c466206721.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/13102025163108_c920f2045523b7a185e471c466206721.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/13102025163108_c920f2045523b7a185e471c466206721.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Prof. Dr. Yıldırım: Normal doğum sağlıklı nesillerin teminatıdır]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-prof-dr-yildirim-normal-dogum-saglikli-nesillerin-teminatidir-27280.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-prof-dr-yildirim-normal-dogum-saglikli-nesillerin-teminatidir-27280.html</link>
                    <description><![CDATA[Prof. Dr. Engin Yıldırım, normal doğumun insan neslinin devamı ve sağlıklı bireylerin dünyaya gelmesi açısından tek ve gerçek yol olduğunu belirterek, "Vatandaşlarımız, normal doğumun anne ve bebek sağlığı için en güvenli ve doğal yöntem olduğunu bilmelidir." dedi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı ve aynı zamanda Malatya Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Engin Yıldırım, Normal Doğum Haftası önemli kapsamında açıklamalarda bulundu. 



"Normal doğum sağlıklı nesillerin teminatıdır"

Normal doğumun insan neslinin devamı ve sağlıklı bireylerin dünyaya gelmesi açısından tek ve gerçek yol olduğunu belirten Prof. Dr. Engin Yıldırım, "Vatandaşlarımız, normal doğumun anne ve bebek sağlığı için en güvenli ve doğal yöntem olduğunu bilmelidir." dedi.

"Normal Doğum ulusal sağlık politikasının temel unsurudur"

Normal doğumun yalnızca bireysel bir tercih değil, aynı zamanda ulusal bir sağlık politikası meselesi olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Yıldırım, "Bu politika, Sağlık Bakanlığı ve sağlık yöneticileri tarafından güçlü biçimde desteklenmektedir. Normal doğum, sağlıklı nesillerin yetiştirilmesinde kritik öneme sahiptir." ifadelerini kullandı.

"Normal doğum, doğal ve spontan bir süreçtir"

Prof. Dr. Yıldırım, normal doğumun kendiliğinden başlayan bir süreç olduğunu hatırlatarak, "Bu süreç, birkaç saat ile bir gün arasında sürebiliyor ve doğal olarak ağrılı olabiliyor. Ancak sonuç mutluluk ve tatminle bitiyor. Normal doğum, annelere hem psikolojik hem de fiziksel açıdan büyük fayda sağlar. Bebekler ise dış dünyaya daha sağlıklı ve alerjilere karşı korunmuş olarak merhaba der." ifadelerini kullandı. 

"Hormonal dengeler doğumu başlatır"

Normal doğumu başlatan faktörleri açıklayan Yıldırım, gebelik süresince anne ve bebeğin fizyolojik süreçlerinin bu süreci tetiklediğini aktardı. Yıldırım, "Anne karnındaki bebeğin oluşturduğu gerilim, plasenta tarafından salgılanan hormonlar, annenin böbrek üstü bezinden salgılanan hormonlar, hipotalamus ve hipofizden gelen sinyaller ile östrojen ve progesteron dengesi, normal doğumun başlamasında kritik rol oynar. Ayrıca bebeğin pozisyonu ve doğum yolunda oluşan inflamatuar faktörler de sürece katkı sağlar." şeklinde konuştu.

"Sezaryen doğum normal doğumun alternatifi değildir"

Prof. Dr. Engin Yıldırım, normal doğum süreci çeşitli nedenlerle aksadığında sezaryen doğuma başvurulabileceğini ancak bunun normal doğumun alternatifi olmadığını vurgulayarak, "Sezaryen bir cerrahidir ve kanama, travma gibi ciddi komplikasyonları beraberinde getirir. Bu nedenle annenin ve bebeğin hayatı bazı durumlarda risk altına girebilir." dedi

"Normal doğum sonrası anne sütü sezaryene göre daha fazladır"

Normal doğumun, bebeğin dış dünyaya hazırlanmasını ve bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağladığını belirten Yıldırım, anne sütü üretiminin de sezaryene göre daha hızlı ve bol olduğunu söyledi. Ayrıca doğum sırasında yaşanan ağrının annenin hızlı toparlanmasını sağladığını ve rahmin çabucak eski haline dönmesine yardımcı olduğunu aktardı.

"Ekonomik ve toplumsal avantajlar"

Normal doğumun ekonomik açıdan da önemli avantajlar sağladığını ifade eden Yıldırım, "Sezaryen doğumun maliyeti, normal doğumun yaklaşık beş katıdır. Bu nedenle hem sağlık hem de ekonomik açıdan normal doğum tercih edilmelidir. Normal doğum sonrası anne ve baba, aileleriyle daha kolay ve sağlıklı vakit geçirebilir." dedi.

"Normal doğum, ulusal gelecek meselesidir"

Yıldırım, normal doğumun teşvik edilmesinin ulusal bir gelişim ve gelecek meselesi olduğunu vurgulayarak, "Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanan politikalar ve düzenlenen bilgilendirme toplantıları, sempozyumlar ve kongreler, toplumun bilinçlendirilmesi için büyük önem taşıyor." ifadelerini kullandı.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Yıldırım: Normal doğum sağlıklı nesillerin teminatıdır - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 06 Oct 2025 09:41:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/06102025133413_c12d0ede1da021b94d848b78b551d17f.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/06102025133413_c12d0ede1da021b94d848b78b551d17f.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/06102025133413_c12d0ede1da021b94d848b78b551d17f.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Diyabetli çocuklara SGK'dan büyük destek... 10 ayda 76 binden fazla reçete karşılandı]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-diyabetli-cocuklara-sgkdan-buyuk-destek-10-ayda-76-binden-fazla-recete-karsilandi-27269.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-diyabetli-cocuklara-sgkdan-buyuk-destek-10-ayda-76-binden-fazla-recete-karsilandi-27269.html</link>
                    <description><![CDATA[Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, 18 yaş altı Tip 1 diyabet hastası çocuklar için sürekli cilt altı glukoz izlem cihazlarının SGK kapsamına alındığını duyurdu. 2024 Aralık-2025 Eylül döneminde 76 binden fazla reçete için yaklaşık 610 milyon TL ödeme yapıldı.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Prof. Dr. Vedat Işıkhan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Tip 1 diyabet hastası çocukların yaşam kalitesini artırmak ve ailelerini maddi olarak desteklemek için önemli bir adım atıldığını açıkladı.

Bakan Işıkhan, 18 yaş altındaki çocuklar için sürekli cilt altı glukoz izlem cihazlarının Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından geri ödeme kapsamına alındığını hatırlattı.

2024 Aralık-2025 Eylül arasında, 610 milyon liraya yakın ödeme bedeli olan 76 binden fazla reçetenin karşılandığını anımsatan Bakan Işıkhan, 23 yıldır milletin iyiliğini ve toplumun yararını önceleyen adımlar attıklarını vurgulayarak, “Bundan sonrasında da bu gayretle çalışmaya devam edeceğiz” mesajını verdi.

Bu destek, diyabetle mücadele eden çocuklar ve aileleri için büyük bir rahatlama sağlarken, SGK’nın sağlık hizmetlerindeki kapsayıcılığına dikkat çekti.

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Diyabetli çocuklara SGK'dan büyük destek... 10 ayda 76 binden fazla reçete karşılandı - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 06 Oct 2025 08:22:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/06102025133106_a697a52302cbf912ecde1e9c1ed0fb49.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/06102025133106_a697a52302cbf912ecde1e9c1ed0fb49.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/06102025133106_a697a52302cbf912ecde1e9c1ed0fb49.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Sebebi diz eklemindeki kireçlenme olabilir! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-sebebi-diz-eklemindeki-kireclenme-olabilir-27228.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-sebebi-diz-eklemindeki-kireclenme-olabilir-27228.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaşlanma, geçirdiğimiz kırıklar, eklem enfeksiyonları veya doğuştan gelen eklem sorunları gibi çeşitli nedenlerle eklem kıkırdaklarımız zamanla hasar görüyor. Yıpranan ve aşınan eklem kıkırdak yüzeyleri nedeniyle diz eklemlerinde oluşan şiddetli ağrılar ise yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebiliyor; yürümeyi, hatta adım atmayı bile önleyebiliyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, diz protezi cerrahisinin eklem kıkırdak hasarının son evresinde, yani artık ileri düzey kireçlenme veya artroz olarak adlandırılan durumda uygulanan etkili bir tedavi seçeneği olarak öne çıktığını belirterek,  “2024 yılı verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 1,5 milyon, ülkemizde de yaklaşık 100 bin kişi diz protezi cerrahisi olmaktadır. Üstelik, yaşam süresinin uzamasına ve obezitenin görülme sıklığının yükselmesine paralel olarak diz protezi cerrahisi olan kişi sayısı giderek artmaktadır” diyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Modern cerrahi teknikler ve gelişen teknoloji sayesinde&nbsp;ameliyatların başarı oranı günümüzde giderek artıyor ve bu sayede protezlerin ömrü uzarken, hastalar da günlük yaşamlarına daha kısa sürede dönebiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, diz protezi cerrahisinden başarılı sonuç alınmasında bazı kurallara dikkat edilmesinin kilit bir rol üstlendiğini vurgulayarak, &nbsp;“Diz protezi cerrahisi öncesinde hasta detaylıca değerlendirilmeli; genel durumu, hastalıkları, kullandığı ilaçlar ve beklentileri çok iyi bilinmelidir. Çünkü, titiz bir hazırlık süreci ameliyatın başarısı için büyük önem taşımaktadır” bilgisini veriyor.&nbsp;

Ağrısız ve konforlu bir yürüyüş!&nbsp;

Diz eklemi iç kısım ve dış kısım olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor. Sadece iç kısımda oluşan kıkırdak aşınmaları yarım diz proteziyle tedavi edilirken, her iki kısımda gelişen kireçlenmelerde ise tam diz protezi ameliyatına başvuruluyor.&nbsp;Protezler genellikle metal ve plastik bileşenlerden oluşuyor ve diz ekleminin doğal hareketlerini taklit edecek şekilde tasarlanıyor. Diz protezi cerrahisinin amacı; şiddetli ağrıya neden olan aşınmış kıkırdak yüzeylerinin temizlenmesi ve yerine protezin yerleştirilmesiyle ağrının azalmasını sağlamak, böylece hastaların konforlu bir şekilde yürüyebilmelerini mümkün kılmak. Yapılan çalışmalarda, eklem protezi ameliyatlarının hastanın ağrısını azaltmada son derece başarılı olduğu ortaya konmuş.&nbsp;

Ameliyat ileri aşamada gündeme geliyor&nbsp;

Diz ağrısı sorunu olan hastalarda ağrı kesici ilaçlar ve koltuk değneği gibi yürümeye yardımcı yöntemler &nbsp;ilk aşamada başvurulması gereken tedavileri oluşturuyor. Ayrıca, eklem içi enjeksiyonlar da eklem kireçlenmesinin erken dönemlerinde faydalı olabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, ancak ileri düzey eklem kireçlenmelerinde ve eklem aşınmalarında artık bu tedaviler şiddetli ağrıyı geçirmiyorsa, eklem hareketleri ciddi şekilde kısıtlanmışsa, o zaman diz protezi ameliyatının önerildiğini belirtiyor. &nbsp;

Her yaş grubu protez ameliyatı olabiliyor

Genellikle 60 yaş ve üzerindeki kişilere uygulanan diz protezi cerrahisi için kesin bir yaş sınırı bulunmuyor. Hastanın genel durumu, mevcut diğer hastalıkları ve beklentileri göz önüne alınarak her yaş grubuna diz protezi cerrahisi yapılabiliyor. Ancak 60 yaş öncesindeki genç hastalarda ameliyata detaylı bir değerlendirmeyle karar veriliyor.&nbsp;

Diz protezlerinin ömrü 30-40 yıla kadar uzuyor

Gelişen protez üretimi, tasarım teknolojileri, ameliyathane tekniklerinin gelişmesi ve ameliyathane sterilizasyon yöntemlerinin daha sıkı takip edilmesiyle birlikte vücuda yerleştirilen protezlerin ömürleri&nbsp;artık giderek uzuyor ve 30-40 yıl olarak hesaplanıyor.&nbsp;Diz protezlerinde yıllardır başarıyla uygulanan geleneksel cerrahi yöntemlerine son yıllarda eklenen robotik cerrahi yöntemi de protezin ömrünün uzamasında önemli bir rol üstleniyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak, “Robotik cerrahi yöntemi hekimlere kemik kesimlerinde ve protezin dizlere yerleştirilmesinde milimetrik hassasiyetle destek sağlamaktadır. Bu kolaylık sayesinde ameliyat sonrasındaki komplikasyon riski oldukça azalırken, protezlerin ömürleri de uzamaktadır” diyor. Prof. Dr. Selami Çakmak, ancak son yıllarda robotik yöntem ön plana çıkmış olsa da halen yıllardır bilinen geleneksel yöntemlerin de başarıyla uygulanmaya devam ettiğini söylüyor.&nbsp;

Hastalar ilk gün destek yardımıyla yürüyebiliyor&nbsp;

Diz protezi cerrahisi sonrasında ilk gün hastaların ağrıları olabiliyor. Ancak, damar yoluyla verilen ilaçlar ve lokal veya bölgesel anestezi yöntemleri sayesinde ağrı minimal seviyeye indiriliyor. Hastalar ilk günden itibaren &nbsp;yürüteç veya koltuk değneği gibi yardımcı yöntemlerle, 15-20 gün sonrasında da desteksiz yürümeye başlayabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selami Çakmak,&nbsp;ameliyat sonrasında fizyoterapi tedavisine başlamanın hızlıca iyileşmenin en önemli unsurlarından biri olduğuna işaret ederek, “Beslenmeye dikkat edilmesi ve verilen ilaçların düzenli kullanılması da hızlı iyileşmeyi desteklemektedir” diye konuşuyor.&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Sebebi diz eklemindeki kireçlenme olabilir!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 03 Oct 2025 08:50:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03102025213319_f23683aaafe6038d6131ba7d745c53f1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03102025213319_f23683aaafe6038d6131ba7d745c53f1.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/03102025213319_f23683aaafe6038d6131ba7d745c53f1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Düzenli egzersiz, kas ve kemik bankası işlevi görüyor]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-duzenli-egzersiz-kas-ve-kemik-bankasi-islevi-goruyor-27175.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-duzenli-egzersiz-kas-ve-kemik-bankasi-islevi-goruyor-27175.html</link>
                    <description><![CDATA[İleri yaştaki bireylerde önemli yaralanmalara yol açabilecek düşmelerin ciddiye alınması gerekiyor. İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hilal Denizoğlu Külli, “Bilimsel araştırmalar, bir yaşlının bir yıl içinde birden fazla düşmesi halinde tekrar düşme riskinin yüzde 50’nin üzerine çıktığını gösteriyor. Her düşme, yalnızca o anki bir yaralanma değil, gelecekteki yeni düşmelerin de habercisi olabiliyor” dedi.  Düşmeleri önlemenin tek bir yaşa bağlı değil, yaşam boyu süren bir hazırlık süreci gibi değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Denizoğlu Külli, “Genç ve orta yaşlarda edinilen düzenli egzersiz alışkanlıkları, ilerleyen yıllarda adeta bir ‘kas ve kemik bankası’ gibi çalışarak kişiyi korur. Yürüyüş, direnç egzersizleri ve denge çalışmaları hem diyabet ve kalp-damar hastalıkları riskini azaltır hem de ileride düşmeye karşı güçlü bir zemin hazırlar” dedi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hilal Denizoğlu Külli, 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada ileri yaşta görülen düşmelere ilişkin değerlendirmede bulundu.

Düşmeler pek çok etkenden kaynaklanıyor

Düşmelerin tek bir sebepten değil, bir araya gelen biyolojik, çevresel ve davranışsal etkenlerden kaynaklandığını belirten Doç. Dr. Hilal Denizoğlu Külli, “Örneğin kas gücü ve denge azalması, görme–işitme sorunları, çoklu ilaç kullanımı (özellikle tansiyon ve uyku ilaçları), yürüme paternindeki değişiklikler, nörolojik–bilişsel etkilenmeler ve kırılganlık tablosu riski artırır. Evde gevşek halılar, yetersiz aydınlatma, tutunma barlarının olmaması gibi düzenlenebilir faktörler de tabloya eklenince düşme olasılığı yükselir” uyarısında bulundu.

Tekrar düşme riski yüzde 50 artıyor

Yaşlı bireylerde düşmelerin, önemli yaralanmalara ve hatta ölüm riskini arttıracak tablolara yol açabilecek bir sorun olduğunu ve ciddiye alınması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Hilal Denizoğlu Külli, “Bilimsel araştırmalar, bir yaşlının bir yıl içinde birden fazla düşmesi halinde tekrar düşme riskinin yüzde 50’nin üzerine çıktığını gösteriyor. Yani her düşme, yalnızca o anki bir yaralanma değil, gelecekteki yeni düşmelerin de habercisi olabiliyor. Bu yüzden ‘düştü geçti’ demek yerine, mutlaka profesyonel değerlendirme ve önleyici programlar planlamak gerekiyor” uyarısında bulundu.

Egzersizle risk azaltılabilir

Doç. Dr. Hilal Denizoğlu Külli, fizyoterapistlerin kişiye özel kuvvet–denge–koordinasyon odaklı egzersiz programlarıyla riski azaltılabileceğini belirterek buna eşlik eden ev içi güvenlik düzenlemeleri ve uygun ayakkabı seçiminin de etkiyi artıracağını ifade etti.

İleri yaşta da kuvvetlenmek mümkün!

“Düşmenin kemiklerin zayıflaması sonucu mu ortaya çıktığı, yoksa kişi düştüğü için mi kırıkların oluştuğuna” ilişkin sorunun yanıtının merak edildiğini belirten Doç. Dr. Hilal Denizoğlu Külli, “Bu soru, ikisi de şeklinde yanıtlanabilir. Düşme, kırığı başlatan dış olaydır; kemik kalitesi (osteoporoz/osteopeni) ise aynı düşmenin kırığa dönüşme olasılığını belirgin şekilde artırır. Yani düşük şiddetli bir düşme, sağlam kemikte çoğu kez küçük sıyrıkla atlatılırken; kırılgan kemikte kalça–el bileği–omurga kırıkları görülebilir. Bu nedenle koruma stratejileri çift yönlü olmalıdır: Düşmeyi önlemek için fizyoterapist eşliğinde zorluk seviyesi kademeli artırılan kas–denge–yürüme eğitimleri, ev güvenliği, uygun ayakkabı, yardımcı cihazlar, görme–işitme kontrolleri yapılırken, diğer yandan kemiği güçlendirmek için düzenli yüklenmeli–dirençli egzersiz, yeterli beslenme ve yaşam tarzı değişikliklerine gidilmelidir. Sizi temin edebilirim ki ‘Bu yaştan sonra olmaz kuvvetlenemem’ diye düşünen her yaşlı, doğru egzersiz programıyla güçlenmiş ve daha iyi fonksiyonel seviyeye ulaşmıştır” diye konuştu.

Düzenli egzersiz, kas ve kemik bankası işlevi görüyor

Düşmeleri önlemenin tek bir yaşa bağlı değil, yaşam boyu süren bir hazırlık süreci gibi değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Doç. Dr. Hilal Denizoğlu Külli, “Genç ve orta yaşlarda edinilen düzenli egzersiz alışkanlıkları, ilerleyen yıllarda adeta bir ‘kas ve kemik bankası’ gibi çalışarak kişiyi korur. Yürüyüş, direnç egzersizleri ve denge çalışmaları hem diyabet ve kalp-damar hastalıkları riskini azaltır hem de ileride düşmeye karşı güçlü bir zemin hazırlar” dedi.

Risk faktörleri mutlaka değerlendirilmeli

Özellikle 65 yaştan itibaren bir fizyoterapist tarafından risk faktörlerinin değerlendirilmesinin önemli olduğunu ifade eden Doç. Dr. Hilal Denizoğlu Külli, alınacak önlemleri şöyle sıraladı:

-Dünya Sağlık Örgütü’nün “genç yaşlı” olarak tanımladığı 65 yaş ve üzerinde, düşmeler daha hassas hale gelir. Bu dönemde mutlaka bir fizyoterapist tarafından kas gücü, denge, yürüme, esneklik, bilişsel işlevler ve evdeki risk faktörleri değerlendirilmelidir. Çünkü basit görünen bir halı kayması ya da loş bir ışık, ciddi bir düşmeye yol açabilir. Bu yaş grubunda oturup kalkma, çömelme, farklı hız ve zeminde yürüme, yerden kalkma gibi günlük yaşamı taklit eden egzersizler çok değerlidir. Gerekirse tai chi veya temel yöresel danslarımız gibi dengeye odaklı aktiviteler yaşam içine dahil edilebilir.

-Ayrıca görme ve işitme kontrolleri, kullanılan ilaçların gözden geçirilmesi, doğru ayakkabı seçimi ve evde banyo veya merdivenlerde tutunma barlarının yerleştirilmesi gibi küçük dokunuşlar büyük fark yaratır.

-Özellikle kırılganlık riski taşıyan yaşlı bireylerde egzersizden kaçınmak yerine, güvenli şekilde kademeli artırılan direnç ve aerobik programlarla kas kaybını durdurmak ve dayanıklılığı artırmak mümkündür. Bilimsel veriler gösteriyor ki yaşlı yetişkinler de kuvvetlenmeye gençler kadar olumlu yanıt verebilir. Kısacası düşmeleri önlemek için önlemler, erken yaşlardan başlar ama 65 yaş sonrasında fizyoterapist ile kapsamlı ve çok boyutlu bir planlama şarttır.

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Düzenli egzersiz, kas ve kemik bankası işlevi görüyor - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 01 Oct 2025 10:58:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01102025214509_8420b2b0a1cbe53aeaf7a5e6ea5e94a0.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01102025214509_8420b2b0a1cbe53aeaf7a5e6ea5e94a0.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01102025214509_8420b2b0a1cbe53aeaf7a5e6ea5e94a0.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Protez estetik ve sağlığı geri kazandırıyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-protez-estetik-ve-sagligi-geri-kazandiriyor-27174.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-protez-estetik-ve-sagligi-geri-kazandiriyor-27174.html</link>
                    <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, diş protezlerinin çeşitleri, amaçları ve bu protezlere alışma süreci hakkında bilgi verdi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Temel amaç, eksik dişlerin tamamlanarak ağız sağlığı ve estetik fonksiyonların düzeltilmesi…

Protezin, vücuttaki eksik bir organın tamamlanması anlamına geldiğini hatırlatan&nbsp;Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Diş protezi ise dişlerle ilgili eksikliklerin giderilmesi, ağız dokusunun fonksiyonlarının geri iade edilmesi söz konusudur.” dedi.

Dişlerin estetik, konuşma ve fonksiyonel özellikleri olduğunu ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Bellaz, “Eksildiğinde bu özellikler azalır. Biz de dişleri yerine koyarak bu kayıpları telafi ederiz. Bir kişinin yalnızca tek bir dişi eksik olabilir. Bu durumda yandaki dişlerden destek alınarak bir protez yapılabilir. Hiç dişi olmayan bir kişiye, halk arasında ‘damak protezi’ olarak bilinen protez yapılabilir. Birden fazla diş eksikliği durumunda köprü tarzında protez yapılabilir veya implantlar uygulanarak üzerine protez yapılabilir. Sonuçta bunların hepsi protezdir. Kimisi hareketlidir, kimisi sabittir. Ancak temel amaç, ağızdaki eksik yapıların tamamlanması, ağız dokularının sağlığının korunması, estetiğin, fonksiyonun ve konuşmanın düzeltilmesidir.” şeklinde konuştu.

Diş protezine alışma süresi, yapılan proteze göre değişiklik gösteriyor!

Diş protezine alışma süresinin yapılan protezin kapsamına ve tipine göre değişiklik gösterdiğini kaydeden&nbsp;Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Damak protezi veya hareketli protez yapıldığında ilk birkaç gün çiğneme zorluğu yaşanabilir. Birkaç gün içinde dil ve yanaklar proteze alışır. Yaklaşık bir hafta ile on gün içerisinde kişi büyük ölçüde adapte olur. Bir ay içinde de protezin varlığını unutur. Bu süreçte diş hekiminin kontrolü gerekir. Hekim gerekli düzeltmeleri yapar ve kas adaptasyonu sağlanır.” dedi.

Köprü veya kaplama gibi sabit protezlerde ise adaptasyonun çok daha hızlı olduğuna dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. Bellaz sözlerini şöyle tamamladı:

“Bir iki gün içinde kişi alışır ve hiçbir zorluk yaşamaz. Çünkü sabit protezler ağızda oynamadığı için dil ve yanak kasları daha hızlı adapte olur. Adaptasyonun gerekli olmasının bir nedeni de şudur: İster hareketli, ister sabit protez olsun, vücutta boşluk olmamalı. Ağızda bir diş eksik olduğunda yanak ve dil kasları o boşluğu kapatmaya çalışır. Ancak araya bir diş koyulduğunda, bu tek bir diş bile olsa, başlangıçta dil ve yanak için fazlalık gibi gelir. Fakat birkaç gün içinde bu yeni duruma uyum sağlanır. Hareketli protezlerde ise adaptasyon biraz daha uzun sürer çünkü dilin ve yanağın şekillerinin değişmesi gerekir. Bu nedenle adaptasyon sürecine ihtiyaç vardır.”

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Protez estetik ve sağlığı geri kazandırıyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 01 Oct 2025 10:53:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01102025214447_8d4a36bd62007f99dfe976b1cd503972.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01102025214447_8d4a36bd62007f99dfe976b1cd503972.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01102025214447_8d4a36bd62007f99dfe976b1cd503972.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Her 20'lik diş çekilmek zorunda değil]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-her-20lik-dis-cekilmek-zorunda-degil-27176.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-her-20lik-dis-cekilmek-zorunda-degil-27176.html</link>
                    <description><![CDATA[Halk arasında “akıl dişi” olarak bilinen 20 yaş dişleri, genellikle 17–25 yaş aralığında çıkarak genç yetişkinlik döneminde ağız ve diş sağlığını en çok etkileyen sorunlardan biri. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “20 yaş dişleriyle ilgili en yaygın yanılgılardan birine dikkat çekerek, “Toplumdaki yaygın inanış, bu dişlerin mutlaka çekilmesi gerektiği yönünde. Oysa her 20 yaş dişinin çekilmesi şart değil. Çekim kararı, dişin ağız içindeki konumuna, komşu dişlerle ilişkisine ve hastanın genel ağız sağlığına göre verilmeli” dedi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Çene yapısında yeterli yer olmadığı için tam olarak çıkamayan 20’lik dişler, çoğu zaman gömük ya da yarı gömük şekilde kalabiliyor. Bu durumun da bireylerde ağrı, çürük veya enfeksiyon gibi sağlık problemlerine yol açabileceğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “Yarı gömük diş öndeki dişe baskı yaparak yiyecek artığı birikimine sebep olabilir bunun sonucunda da diş çürüğü ve diş eti enfeksiyonu oluşabilir. Tam gömük dişlerin ise genellikle herhangi bir belirti vermediğini söylemek mümkün. Eğer gömük diş ağrıya veya komşu dişlerde probleme yol açmıyorsa çekilmeyebilir. Ayrıca tamamen çıkmış ve doğru konumlanmış 20 yaş dişleri de düzenli bakım yapıldığında ağızda sağlıklı bir şekilde kalabilir” ifadelerini kullandı.

20’lik diş çekiminde fark yaratan eşik 35 yaş

Çekim sonrasına da değinen Tekkeli, “Hastalar çoğu zaman diş çekiminin ardından sadece dinlenmenin yeterli olduğunu düşünüyor. Oysa bu süreçte ağız hijyenine dikkat etmek, doktorun verdiği ilaçları düzenli kullanmak ve özellikle ilk gün buz kompresi uygulamak iyileşmeyi hızlandırır, enfeksiyon riskini azaltır. Ayrıca bu dişlerin çekimi için en uygun dönem; vücut direnci yüksek, iyileşme kapasitesi daha fazla olduğu için 35 yaşına kadar olan süreçtir. &nbsp;Gerekli durumlarda tabii ki 35 yaşından sonra da çekim yapılabilir yalnızca iyileşme süresi biraz daha uzun olur” ifadelerini kullandı.

Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Arzu Tekkeli, 20 yaş dişleriyle ilgili toplumda yaygın olan doğru bilinen yanlışları sıraladı:

20’lik dişler mutlaka çekilmeli

Her 20’lik dişin çekilmesi gerekmez; karar dişin konumu ve ağız sağlığına göre verilir.

20’lik diş çıkarken çok ağrı yapar

Tam gömük dişler çoğu zaman belirti vermez; ağrı daha çok yarı gömük dişlerde görülür.

20’lik dişler her zaman eğri çıkar

Çene yapısı uygunsa dişler tamamen düzgün de sürebilir.

20’lik diş çekimi çok tehlikelidir

Diş çekimi, deneyimli hekimler tarafından yapıldığında güvenli bir işlemdir. Ek olarak 35 yaş öncesi iyileşme süreci daha hızlıdır.

20’lik dişler hep çürür

Yarı gömük dişlerde yiyecek birikimi çürük riskini artırır ancak tam çıkan dişler düzenli bakımla sağlıklı kalabilir.

20’lik dişler diğer dişleri bozar

Çarpıklığın asıl sebebi genetik ve çene yapısıdır, 20’lik dişler bu durumdan tek başına sorumlu değildir.

Gömülü kalan her 20’lik diş sorun çıkarır

Bazı gömülü dişler hiçbir problem yaratmaz, yalnızca riskli durumlarda çekim gerekir.

20’lik diş çekiminden sonra yüz şişer

Her çekim sonrası yüzde şişlik olacak diye bir kural yoktur. Buz presi, hijyene özen gösterme ve ilaç kullanımı iyileşmeyi hızlandırır.

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Her 20'lik diş çekilmek zorunda değil - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Wed, 01 Oct 2025 10:34:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01102025214534_30652d83b409dabf17f7282d14fc2a8e.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01102025214534_30652d83b409dabf17f7282d14fc2a8e.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/01102025214534_30652d83b409dabf17f7282d14fc2a8e.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Evde sirke yaparken dikkat! Asidite oranı düşük sirkeler sağlık riski taşıyabilir]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-evde-sirke-yaparken-dikkat-asidite-orani-dusuk-sirkeler-saglik-riski-tasiyabilir-27085.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-evde-sirke-yaparken-dikkat-asidite-orani-dusuk-sirkeler-saglik-riski-tasiyabilir-27085.html</link>
                    <description><![CDATA[Elma mevsimiyle birlikte evde sirke yapımı yeniden popülerleşti. Ancak uzmanlar, ev ortamında hazırlanan sirkelerin her zaman güvenilir olmayabileceğine dikkat çekiyor. Özellikle fermantasyon sürecinin kontrolsüzlüğü ve asidite oranının yetersiz kalması, sağlık açısından risk oluşturabiliyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Ajinomoto İstanbul Kemal Kükrer Tedarik Zincirinden Sorumlu İcra Kurulu Üyesi, Gıda Mühendisi Berna Portakal, gerçek bir sirke için en az yüzde 4 asetik asit oranı gerektiğini ifade ederek ev ortamında yapılan sirkelerde bu oranı tutturmakta yetersiz kalındığını söyledi. Yeterli asiditeye ulaşamayan sirkelerin küf oluşumuna zemin hazırlayarak toksik etkilere yol açabildiğini ifade eden Berna Portakal, bu nedenle ev yapımı ürünlerin sanıldığı gibi her zaman sağlıklı olmayabileceğine vurgu yaptı.

Evde sirke yaparken hammaddenin kalitesi kadar fermantasyon koşullarının da belirleyici olduğuna dikkat çeken Berna Portakal, profesyonel analizler yapılmadığı için tüketicilerin ev yapımı sirkeyi güvenli bir şekilde üretmelerinin oldukça güç olduğunu söyleyerek şöyle devam etti: “Tüketicilerin sağlık açısından risk almamak adına, geleneksel fermantasyon yöntemleriyle üretilmiş ve denetimden geçmiş markaları tercih etmeleri çok daha doğru olacaktır.”

“EVDE YAPILAN SİRKELER, SİRKEDEN ÇOK MEYVE KOKTEYLİ OLUYOR”

Geleneksel üretim tekniklerine bağlı kalmanın, sirkenin doğallığını koruması açısından hayati önem taşıdığını vurgulayan Berna Portakal, “100 yılı aşkın bir süredir geleneksel üretim tekniklerine bağlı şekilde aynı kalite ve doğallıkta üretim yapıyoruz. Yavaş ve doğal bir fermantasyon, sirkeye özgü tat ve aromaların derinleşmesine olanak tanırken aynı zamanda yüksek kalite ve tat sağlıyor. 30-40 günü bulan fermantasyon sürecimiz, sirkenin istenilen asitlik oranına ve lezzet profiline ulaşmasını sağlıyor. Sirkenin en doğal halini elde etmek için kontrollü geleneksel üretim süreci, kaliteden taviz vermemek adına çok önemli. Evde yapılan sirkeler ise profesyonel analizler olmadan bu kalitede üretilemiyor. Dolayısıyla evde yapılan sirkeler sirke değil meyve şarabı ya da meyve kokteyli formunda oluyor” dedi.

DOĞAL, GÜVENİLİR VE KONTROLLÜ ÜRETİM

Elma sirkesi, içeriğindeki probiyotik bakteri lifleri ve doğal asidik yapısı sayesinde salataların ve hafif yaz yemeklerinin en doğal eşlikçilerinden biri. O nedenle de en sevilen ve en çok tüketilen sirkeler arasında yer alıyor. 1915’ten bu yana geleneksel yöntemleri modern üretim teknolojileriyle buluşturan Kemal Kükrer, tüm ürünlerini titizlikle yürütülen fermantasyon ve laboratuvar kontrollerinden geçiriyor. Bu sayede hem asidite seviyesi hem de duyusal ve fiziksel özellikler açısından standartlara uygun şekilde tüketiciye sunuluyor.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Evde sirke yaparken dikkat! Asidite oranı düşük sirkeler sağlık riski taşıyabilir - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 28 Sep 2025 14:36:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/28092025215729_4197d7f2d99c682902c15349353aa12b.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/28092025215729_4197d7f2d99c682902c15349353aa12b.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/28092025215729_4197d7f2d99c682902c15349353aa12b.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Gırtlak kanserinin en sık görülen belirtileri! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-girtlak-kanserinin-en-sik-gorulen-belirtileri-27050.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-girtlak-kanserinin-en-sik-gorulen-belirtileri-27050.html</link>
                    <description><![CDATA[Halk arasında gırtlak kanseri olarak bilinen larenks kanseri, ülkemizde özellikle 50-69 yaş arası erkeklerde en sık görülen kanserler arasında 6. sırada yer alıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Doç. Dr. Yetkin Zeki Yılmaz, özellikle sigara ve alkol kullanımı ile çok yakın ilişki gösteren gırtlak kanserinin, son yıllarda kadınlarda ve gençlerde de artış gösterdiğini belirterek “Özellikle genç bireylerde yaygınlaşan sigara kullanımının artması, gırtlak kanseri görülme yaşını maalesef erkene çekmiştir” diyor. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Gırtlak kanserinin (larenks kanseri) belirtilerinin çoğunlukla üst solunum yolu enfeksiyonu ile karışabildiği, bu nedenle tanıda geç kalınabildiği uyarısında bulunan Doç. Dr. Yılmaz, özellikle 3 haftadan uzun süren ses kısıklığı ve boğazda takılma hissinin mutlaka araştırılması gerektiğini vurguluyor. KBB Uzmanı Doç. Dr. Yetkin Zeki Yılmaz, gırtlak kanserinde en sık görülen ve ihmale gelmez belirtileri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;

Sigara ve alkol kullanımı, yapılan tüm bilimsel çalışmalarda gırtlak kanserinin önde gelen nedenleri arasında yer alıyor.&nbsp;Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Doç. Dr. Yetkin Zeki Yılmaz,&nbsp;“Gırtlak kanserinde en önemli risk faktörleri sigara ve alkol kullanımıdır. Bu ikisinin birlikte kullanılması ise riskin katlanarak artmasına neden olmaktadır. Sigara ve alkolün bırakılması larenks kanser riskini azaltsa da, genç popülasyonda ve kadınlarda sigara kullanım sıklığının artmış olması bu gruplarda görülen larenks kanserlerini arttırmaktadır. Özellikle genç bireylerde yaygınlaşan &nbsp;sigara kullanımının artması, gırtlak kanseri görülme yaşını maalesef erkene çekmiştir” diyor. Doç. Dr. Yılmaz, diğer önemli risk faktörlerine yönelik şöyle konuşuyor: “Güncel veriler; kötü beslenme alışkanlıkları, obezite, kontrolsüz diyabet gibi metabolik bozuklukların da larenks kanserine bağlı ölüm oranlarını arttırdığını göstermektedir. Özellikle 65 yaş üzeri olanlar, ailede gırtlak kanseri öyküsü bulunanlar, mesleki olarak asbest, boya, ahşap tozu ve metal dumanları gibi zehirli maddelere maruz kalanlar, gastro-özefageal reflü hastaları ve Human Papilloma Virüs (özellikle tip 16) bulunanlarda risk çok daha fazladır.

Gırtlak kanserinde bu belirtileri önemseyin!

Gırtlak kanserinin en sık ses tellerinden kaynaklandığını, bu nedenle ses kısıklığının ilk ve en erken belirti olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz “Fakat gırtlağın üst kesiminden kaynaklanan tümörlerin belirtileri daha sinsi olup; yutma güçlüğü, boğazda takılma hissi vb &nbsp;müphem semptomlar ile kendini gösterebilir. Bu nedenle tanı alması gecikebilir. Kanlı balgam, nefes darlığı, boyunda şişlik gibi şikayetler sıklıkla ileri evreye işaret eder” diyor.&nbsp;

Ses kısıklığı, yutma güçlüğü ve boğazda takılma hissi gibi belirtilerin larenks kanserine özel olmayıp, basit bir üst solunum yolu enfeksiyonunda bile görülebildiğini belirten Doç. Dr. Yılmaz sözlerine şöyle devam ediyor: “Önemli olan bu belirtilerin ne kadar süre olduğudur. Örneğin; 1 aydır geçmeyen boğazda takılma hissi veya 3 haftadan uzun süren ses kısıklığı gibi şikayetler mevcutsa ve özellikle kişinin sigara ya da alkol kullanımı, kötü beslenme alışkanlıkları vb risk faktörleri de varsa en kısa sürede bir KBB hekimine başvurmalıdır.”

Erken tanı, tedavinin yöntemini belirliyor!

Hastaların başlangıçta basit ses kısıklığı gibi olan bulgularının gecikildiğinde, nefes darlığı, kanlı balgam, ciddi beslenme problemleri, yutamama gibi sorunlara ilerleyeceğini belirten Doç. Dr. Yılmaz, “Bu durumda tedavi daha zorlu olacaktır. Kitlenin giderek büyümesi, gırtlakta tıkanmaya ve acil olarak nefes borusuna delik açılmasına (trakeotomi) neden olabilir” diyor. Erken tanının hayat kurtardığını vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz, tanının muayenehane koşullarında ağrısız ve endoskopik olarak yapılabildiğini belirterek “Kişi ne kadar erken tanı alırsa tedavi seçenekleri de daha az girişimsel olacaktır. Her kanserde olduğu gibi larenks kanserinde de erken tanı, hem fonksiyonları korunmuş bir tedavi seçeneği sunar hem de hayat kurtarır” diye konuşuyor.&nbsp;

Tedavide en güncel yöntemler

KBB Uzmanı Doç. Dr. Yetkin Zeki Yılmaz, en güncel tedavi yöntemlerini şöyle anlatıyor: “Konuşma, yutma ve nefes alma larenksin temel görevidir. Erken evre tedavi yöntemlerinde bu fonksiyonların çok büyük kısmı korunabilmektedir. Erken evre tümörlerde tedavi yöntemleri; Trans-oral LAZER Cerrahisi (boğaza delik açılmadan ağız içerisinden, gırtlaktaki tümörün LASER ile çıkarılması), Trans-oral Robotik Cerrahi (boğaza delik açılmadan ağız içerisinden, gırtlaktaki tümörün robotik cerrahi ile çıkarılması), Açık Parsiyel Larenjektomiler (gırtlağın bir kısmı korunarak tümörlü bölgenin çıkarılması) veya Radyoterapidir. İleri evre tümörlerde ise birkaç tedavi yöntemi bir arada uygulanmaktadır. Gırtlağın tamamının alınması konuşma fonksiyonunun bir daha olamayacağı korkusuyla hastalarımız tarafından çekinilen bir cerrahi gibi gözükse de birçok hastamız bu cerrahi sonrası konuşma protezi aparatları ve özefageal konuşma (yemek borusundan konuşma) ile anlaşılabilir bir konuşmaya sahip olabilmektedirler.”&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Gırtlak kanserinin en sık görülen belirtileri!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sat, 27 Sep 2025 09:31:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/27092025171708_94e03454159b3cb44b1b46294f401877.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/27092025171708_94e03454159b3cb44b1b46294f401877.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/27092025171708_94e03454159b3cb44b1b46294f401877.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[ Her 10 hastadan 1'inde erken yaşta görülüyor! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-her-10-hastadan-1inde-erken-yasta-goruluyor-26985.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-her-10-hastadan-1inde-erken-yasta-goruluyor-26985.html</link>
                    <description><![CDATA[Acıbadem Bakırköy Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, demans sorununda erken tanı ve tedavinin büyük bir önem taşıdığını belirterek, “Demansın kesin bir tedavisi olmasa da hem hastalara hem de bakımını üstlenen kişilere destek olmak için çok şey yapılabilmektedir. Sosyal hayata katılmak, fiziksel ve zihinsel olarak olarak aktif olmak demans hastalarının yaşam kalitelerini yükseltirken, bazı ilaçlar da hastalığın ilerlemesini yavaşlatmaya ve semptomların yönetilmesine yardımcı olabilmektedir. Bu nedenle, demansın ilk belirtilerinden olan unutkanlık günlük hayatın yoğunluğu veya ileri yaşın bir sonucu olarak düşünülmemeli, mutlaka bir hekime başvurulmalıdır” diyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Günümüzde çoğumuzun yakındığı ‘unutkanlık’ özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de aslında demansın, bir başka deyişle bunamanın ilk sinyallerinden biri olabiliyor!&nbsp;Yaşam süresinin uzamasıyla birlikte demans dünya çapında giderek artan hızla yaygınlaşıyor. Dünyada her yıl yaklaşık 10 milyon kişiye demans tanısı konulduğu ve 2021 yılında bu sayının 57 milyona yükseldiği belirtiliyor.&nbsp;Acıbadem Bakırköy Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu,&nbsp;demans sorununda erken tanı ve tedavinin büyük bir önem taşıdığını belirterek, “Demansın kesin bir tedavisi olmasa da hem hastalara hem de bakımını üstlenen kişilere destek olmak için çok şey yapılabilmektedir. Sosyal hayata katılmak, fiziksel ve zihinsel olarak olarak aktif olmak demans hastalarının yaşam kalitelerini yükseltirken, bazı ilaçlar da hastalığın ilerlemesini yavaşlatmaya ve semptomların yönetilmesine yardımcı olabilmektedir. Bu nedenle, demansın ilk belirtilerinden olan unutkanlık günlük hayatın yoğunluğu veya ileri yaşın bir sonucu olarak düşünülmemeli, mutlaka bir hekime başvurulmalıdır” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu demans riskini azaltan 10 önerisini sıraladı, önemli uyarılarda bulundu.&nbsp;

Günlük yaşamı etkileyecek şiddete ulaşıyor!&nbsp;

Demans, günlük yaşamı etkileyecek kadar şiddetli hafıza, dil, sorunları çözme ve diğer düşünme becerilerinin kaybını ifade eden genel bir terim. Zamanla sinir hücrelerini tahrip eden ve beyne zarar veren bir dizi hastalığın neden olabileceği bir sendrom. Genellikle bilişsel işlevlerde, yani düşünceyi işleme yeteneğinde biyolojik yaşlanmanın olağan sonuçlarından beklenenin ötesinde bir bozulmaya yol açıyor. Bilinç etkilenmese de bilişsel işlevlerdeki bozulmaya genellikle ruh hali, duygusal kontrol, davranış veya motivasyon değişiklikleri eşlik ediyor ve bazen de öncesinde görülüyor.&nbsp;

İlk akla gelen Alzheimer olsa da…&nbsp;

Demans denildiğinde ilk akla gelen Alzheimer olsa da aslında pek çok demans türü mevcut. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, beyni etkileyen çeşitli hastalıklardan ve yaralanmalardan kaynaklanabilen demansın ek sık görülen tiplerini şöyle özetliyor:&nbsp;

Alzheimer: Demansın yüzde 60-70 gibi yüksek bir oranı Alzheimer kaynaklı oluyor.&nbsp; Vasküler demans: &nbsp;Beyinde mikroskobik kanama ve kan damarı tıkanıklığı sonucu gelişiyor ve demansın en yaygın 2’inci sebebini oluşturuyor. Lewy cisimcikli demans: Sinir hücreleri içinde anormal protein birikmesi nedeniyle ortaya çıkıyor. &nbsp; Frontotemporal demans: Beyin ön lobunun dejenerasyonu sebebiyle görülüyor.&nbsp;

Obeziteden hipertansiyona…&nbsp;

İleri yaş demansın en önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor. &nbsp;İlerleyen yaşın yanı sıra genlerdeki mutasyonun da demans için 2’inci en büyük risk faktörünü oluşturduğuna işaret eden Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, “Örneğin, Alzheimer hastalığı olan her 3 hastadan neredeyse 2’sinde en az bir ApoE4 gen kopyası bulunmaktadır” diyor. Bunların yanı sıra kan basıncı yüksekliği &nbsp; (hipertansiyon), kan şekeri &nbsp; yüksekliği (diyabet), aşırı kilo veya obezite, sigara kullanımı, çok fazla alkol tüketimi, fiziksel olarak hareketsiz bir yaşam sürmek, sosyal olarak izole olmak, zihnen aktif olmamak ve depresyon da sık izlenen risk faktörleri arasında yer alıyor. Ayrıca beslenme yetersizlikleri ve hava kirliliği de riski artırıyor.&nbsp;

İşitme kaybı demans riskini artırıyor

İşitme kaybı bile demans için önemli bir risk faktörünü oluşturuyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, 40-50&nbsp;yaş grubunda gelişen işitme kaybının demans riskini ortalama yüzde 90 oranında artırabildiği uyarısında bulunarak, “İşitme sorunları olan kişilerin sosyal ortamlardan uzaklaşma ve zamanla daha fazla izole olma, depresyona girme olasılığı daha yüksektir. Sosyal izolasyon ve depresyon da demans için risk faktörleridir. İşitme kaybı ayrıca sesleri ve konuşmayı anlamamıza yardımcı olan beyin bölgelerinin seslerin ne olduğunu anlamak için daha fazla çalışmaları gerektiği anlamına gelebilir. Bu ek çaba, hafızamızı ve düşünme yeteneklerimizi etkileyen beyinde değişikliklere yol açabilmektedir” diyor. İşitme kaybının düzeyinin ve ne kadar sürdüğünün demans riskini etkilediğini belirten Dr. Ayla Sifoğlu, “Ancak bu, işitme kaybı olan bir hastada mutlaka demans gelişeceği değil, sadece risklerinin daha yüksek olduğu anlamına gelir. Demans riskine karşı işitme sağlığını korumak için yüksek sesli ortamlardan kaçınılmalı, işitme testi yaptırmalı ve ihtiyaç halinde işitme cihazı kullanılmalıdır” bilgisini veriyor.&nbsp;

Genç yaşta başlayan demansa dikkat!&nbsp;

Demans için bilinen en güçlü risk faktörü ileri yaş olsa da biyolojik yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu olmuyor. Ayrıca demansın ilk belirtileri her 100 hastadan 9’unda 30 - 65 yaşları arasında ortaya çıkıyor. Yani, her 10 hastadan yaklaşık 1’inde erken yaşta görülüyor ve bu tablo “genç başlangıçlı demans” olarak adlandırılıyor. &nbsp;Bu demans türü genellikle stres, anksiyete, depresyon veya menopoz gibi sorunlara bağlandığı için tanısı gecikebiliyor. &nbsp;Demanslı genç hastalarda ileri yaştaki hastalara nazaran ilk belirtilerden biri olarak hafıza kaybı daha nadir görülüyor. Bu hastalarda ilk sinyaller genellikle dil, görme veya davranış sorunları oluyor. Ayrıca hareket, denge ve koordinasyon problemleri de gelişebiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, “Bir kişinin neden diğerinden daha erken yaşta demans geliştirdiğini söylemek genellikle zordur. Ancak, genetik yatkınlığın önemli bir rol oynayabildiğini biliyoruz. Öyle ki genç yaşta demans hastası olan yaklaşık her on kişiden 1’inde demansa neden olan gen tespit edilmektedir” diyor. Dr. Ayla Sifoğlu, demansın erken yaşta felç geçirmek, travmatik beyin hasarı, bazı enfeksiyonlar ve aşırı alkol kullanımı gibi genetik olmayan nedenlerle de genç insanlarda gelişebileceğini söylüyor.&nbsp;

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!&nbsp;

Demansın, özellikle erken evrede en yaygın görülen belirtilerinden biri, yakın zamanda öğrenilen bilgilerin ve yaşanan olayların unutulması oluyor. Eşyaları kaybetme veya yanlış yere koyma, yürürken veya araba kullanırken kaybolma, tanıdık yerlerde bile kafa karışıklığı yaşama, zamanı karıştırma, konuşmaları takip etme veya kelime bulmada zorluk, sorun çözme veya karar vermede güçlük, aynı soruları tekrar tekrar sorma, diğer belirtileri arasında yer alıyor. Hafıza kaybı nedeniyle endişeli, üzgün veya öfkeli hissetme, kişilik değişiklikleri, uygunsuz davranışlarda bulunma, işten veya sosyal aktivitelerden çekilme gibi yaygın ruh hali ve davranış değişiklikleri de izleniyor. Demans ilerledikçe hastalar aile üyelerini veya arkadaşlarını tanımayabiliyor, kişisel bakım konusunda yardıma ihtiyaç duyuyor.&nbsp;

Kesin tedavisi olmasa da ilerlemesi yavaşlatılıyor!&nbsp;

Kesin bir tedavisi olmasa da bazı ilaçlar demansın ilerlemesini yavaşlatmaya ve semptomlarının yönetilmesine destek oluyor. Ayrıca kan basıncını ve kolesterolü kontrol altına alan ilaçlar da vasküler demansa bağlı beyinde ek hasar oluşmasını önleyebiliyor. Fiziksel ve zihinsel olarak aktif kalmak, sosyal hayata katılmak da demans hastalarının yaşam kalitelerini yükseltiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, “Hekimler her hasta için uygun tedaviyi düzenlemekte ve hastayı yaşam boyu takip etmektedir. Tedavide ihtiyaç halinde değişiklikler yapmakta ve hastalık süresince ortaya çıkabilecek sorunlar için gerekli desteği sağlamaktadırlar” bilgisini veriyor.&nbsp;

Demansı önlemek için 10 etkili öneri!&nbsp;

Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, demansı önlemek için dikkat etmeniz gereken 10 önemli kuralı şöyle özetliyor:&nbsp;

Fiziksel olarak aktif olun. Yürüyün, koşun, dans edin, bisiklete binin, bahçede çalışın, ev işleriyle uğraşın.&nbsp; Zihninizi aktif tutun. Yeni hobiler edinin, yeni bir dil öğrenin, kelime veya sayı oyunları oynayın.&nbsp; Sosyal olarak aktif kalın. Aileniz, arkadaşlarınız ve çevrenizle sık sık görüşün, sohbet edin. &nbsp; Beynin kan dolaşımının hasar görmemesi için diyabet ve obeziteye karşı önlem alın. Bu hastalıklarınız varsa kontrol altında olmasını sağlayın.&nbsp; Kalbinizi koruyun ve tansiyonunuzu kontrol altında tutun. İşitme duyunuzu koruyun. Yüksek sese maruz kalmayın, işitme sorunu yaşıyorsanız,&nbsp;gerekirse işitme cihazı kullanın.&nbsp; Alkol tüketimini sınırlayın, asla sigarı içmeyin ve içilen ortamlarda bulunmayın. Depresyon sorunu yaşıyorsanız mutlaka destek alın.&nbsp; Kaliteli ve düzenli uyumaya özen gösterin. Uyku apnesi veya başka uyku sorunları yaşıyorsanız, tedavi olun.&nbsp; Beyin sarsıntısına ve travmatik beyin hasarına karşı beyninizi riske atabilecek aktivitelerden uzak durum.&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[ Her 10 hastadan 1'inde erken yaşta görülüyor!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 25 Sep 2025 08:08:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/25092025220440_26995fec8aa9815fae303495b0a420b5.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/25092025220440_26995fec8aa9815fae303495b0a420b5.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/25092025220440_26995fec8aa9815fae303495b0a420b5.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Omzunuz ağrıyor ve kolunuzu kıpırdatamıyorsanız…]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-omzunuz-agriyor-ve-kolunuzu-kipirdatamiyorsaniz-26914.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-omzunuz-agriyor-ve-kolunuzu-kipirdatamiyorsaniz-26914.html</link>
                    <description><![CDATA[İnsan vücudunun en hareketli eklemlerinden biri olan omuz ekleminin hareket kabiliyeti oldukça yüksektir. Omuz, geniş hareket kapasitesi nedeniyle travma ve hasarlanmaya da oldukça açık bir bölgedir. Bu eklemde ortaya çıkan ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi sorunlar yaşam kalitesini büyük ölçüde düşürmektedir. Omuz ekleminin kısmen ya da tamamının protez ile değiştirilmesi şeklinde gerçekleştirilen omuz protezi ameliyatı hastaya yaşam konforunu geri kazandırmaktadır. Memorial Bahçelievler Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ufuk Özkaya, omuz ağrıları ve protez ameliyatı hakkında detaylı bilgi verdi.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Protez cerrahisi omzunuzdaki yükü alıyor

Omuz eklemi, üst kol kemiği olan humerus’un baş kısmı ile kürek kemiği (skapula) üzerindeki glenoid adı verilen yuva bölümünden oluşmaktadır. Her iki kemiğin eklem yüzeyinde kıkırdak, kıkırdağı besleyici eklem sıvısını üreten eklem kapsülü bulunmaktadır. Omuz eklemi, vücudumuzdaki diğer eklemlerden daha geniş bir hareket aralığına sahip olmasından dolayı bazı durumlarda omuz ekleminin kısmen ya da tamamının protez ile değiştirilmesi gerekebilmektedir.

Tanıda genellikle röntgen filmi çoğu zaman yeterli olmaktadır. Bazı durumlarda; kemik bütünlüğünü değerlendirmek için Bilgisayarlı Tomografi, omuz eklemindeki kas ve liflerin durumunu değerlendirmek için Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) de yapılabilmektedir. Bunun yanı sıra hastalarda sinir hasarı olabileceğinden şüphelenildiği durumlarda sinirlerin değerlendirilmesi için bir EMG testi veya sinir iletim tetkikleri de istenebilmektedir.

Omuz protezi ameliyatı, ilerleyici omuz eklem hastalıklarında ve diğer tedavi yöntemlerinin etkili olmadığı durumlarda hem ağrıyı hafifletmek hem de hareket kabiliyetini geri kazandırmak için etkili bir yöntemdir. Bu ameliyat diğer tedavi yöntemlerinden fayda sağlanamadığı durumlarda yapılmaktadır. Genellikle ilk uygulanan tedavi yöntemleri ilaç tedavisi, eklem içi iğne tedavileri ve fizik tedavidir. Ameliyat kararı, yalnızca detaylı tetkikler ve uzman görüşü sonrasında verilmelidir. &nbsp;Omuz ağrısı, hareket kısıtlılığı ya da eklem işlev bozukluğu varsa geç kalmadan bir ortopedi ve travmatoloji uzmanına başvurulmalıdır.

Sizde de bu hastalıklar varsa dikkat!

Omuz ekleminin artrozu (kireçlenmesi) Omuz ekleminin ilerleyici harabiyeti ile seyreden romatizmal hastalıklar Humerus başının beslenmesinin ve yapısının bozulduğu avasküler nekroz Kırık tedavisinin ve iyileşmesinin ameliyatsız veya plak vida ile mümkün olmadığı yaşlı hastalardaki parçalı omuz kırıkları İyi huylu ve kötü huylu tümörler&nbsp; Ciddi düzeyde omuz liflerinin yırtılması sonucu gelişen kireçlenme, ağrı ve fonksiyon bozuklukları

Hastaya özel protez yöntemi belirleniyor

Omuz protezi gereken hastalarda omuzun durumuna göre farklı protez çeşitleri bulunmaktadır. Tüm omuz protez çeşitleri temel olarak bir baş ve başın oturduğu yuvadan oluşmaktadır. &nbsp;Ancak tasarım ve çalışma prensipleri farklıdır. Bu protezler yarım omuz protezi, total omuz protezi ve ters omuz protezi olarak sıralanabilmektedir. Hangi hastaya hangi protez yönteminin uygulanacağına hekim muayene ve tetkikler sonrasında karar vermektedir.

Yarım Omuz Protezi

Bu protez tipinde omuz ekleminin yarısı değiştirilmektedir. Glenoid denilen eklem yuvasına protez parçası yerleştirilmez. Humerus kemiğinin kanal kısmına yerleştirilen sap kısmının üzerine metal baş takılmaktadır. Bu metal baş, hastanın doğal eklem yuvasına oturarak çok parçalı humerus üst uç kırıklarının tedavisinde tercih edilmektedir.

Tam Omuz Protezi

Bu omuz protezinde, eklem yuvasına plastik polietilen soket (yuva), protez ameliyatlarında kullanılan özel bir yapıştırıcı ile (çimento) kemiğe tutturulmaktadır. Alt tarafta ise humerus (üst kol) kemiği kanalının içine yerleştirilen sap (titanyumdan imal edilir) kısmı üzerine metal baş (krom-kobalttan imal edilir) yerleştirilmektedir. Bu protezin yapılması için hastanın omuz eklemini saran liflerin (rotator manşet) sağlam olması ve işlev görmesi gerekmektedir.

Ters Omuz Protezi

Normal omuz ekleminde humerus üst ucundaki top gibi olan baş kısım hafif çukur olan yuvaya oturtulmaktadır. Omuz eklemini çevreleyen tendonlar, hem eklemi sabitlemekte hem de hareket etmesine yardımcı olmaktadır. Ancak bazen tendonlar ciddi şekilde hasar görerek yırtılır veya işlev göremez hale gelir. Bu gibi durumlarda klasik tam omuz protezinde kullanılan protezi yerinde tutacak ve/veya hareket ettirecek tendonlar olmadığından, omuz işlev görmeyecektir. Ters omuz protez tipinde de protez parçaları metal ve plastiktir, ancak tersine çevrilmiştir. Metal baş kısmı eklem yuvasına takılmaktadır. Humerus kemiğinin üst ucuna ise metal sap üzerine plastik polietilen yuva eklenebilmektedir. İleri yaştaki hastalarda omuz liflerinin yırtık olduğu ve işlevsel olmadığı durumlarda protez, omuz etrafındaki kasların gücü ile ekleme hareket ve fonksiyon kazandırmaktadır.&nbsp;

Omuz protezinden sonra günlük yaşama dönüş&nbsp;

Ameliyat sonrası işe dönüş süresi omuz hareketlerine ve kas gücüne bağlıdır. 3 hafta sonra masa başı çalışmaya dönüş mümkündür. Daha ağır fiziksel aktivitenin ve gücün gerektiği işlere dönüş ortalama 4-6 ay isteyebilmektedir. Bu süreçte fizik tedavi ile eklem hareketleri artırılmakta ve kaslar güçlendirilmektedir. Ameliyattan sonraki ilk ay, beş kilodan daha ağır bir şey kaldırılmaması gerekmektedir. Ayrıca kolu yukarı kaldırmak, bir şeye uzanmak, itmek veya çekmek gibi faaliyetlerden kaçınmak gereklidir.

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Omzunuz ağrıyor ve kolunuzu kıpırdatamıyorsanız… - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Mon, 22 Sep 2025 08:31:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/22092025144011_8ce1684280764f615bc0cb19b37327aa.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/22092025144011_8ce1684280764f615bc0cb19b37327aa.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/22092025144011_8ce1684280764f615bc0cb19b37327aa.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Obezite ve İleri Yaş Rahim Kanseri Riskini Katlıyor!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-obezite-ve-ileri-yas-rahim-kanseri-riskini-katliyor-26827.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-obezite-ve-ileri-yas-rahim-kanseri-riskini-katliyor-26827.html</link>
                    <description><![CDATA[Türkiye’de 30 binin üzerinde endometrium (rahim) kanseri hastası bulunduğunu söyleyen Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Çetinkaya Kocadal, özellikle 55–65 yaş arası kadınların risk altında olduğuna işaret etti. Obezite, geç menopoz, erken adet görme, östrojene aşırı maruz kalma ve metabolik hastalıkların da riski artırdığına dikkat çeken Doç. Dr. Kocadal, özellikle menopoz sonrası dönemde görülen anormal kanamaların ciddiye alınması ve mutlaka değerlendirilmesi gerektiği uyarısında bulundu. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Halk arasında “rahim kanseri” olarak bilinen endometrium kanseri, rahimin iç tabakasını döşeyen hücrelerden kaynaklanıyor ve jinekolojik kanserler arasında en sık görülen tümörlerden biri olarak gösteriliyor. Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Çetinkaya Kocadal, Türkiye verilerine göre her 100 bin kadından 14’üne bu tanı konulduğunu ve yılda yaklaşık 8 bin yeni vaka tespit edildiğini söyledi. Obezite oranlarındaki artış ve yaşam süresinin uzaması nedeniyle son yıllarda görülme sıklığında yükseliş yaşandığını belirten Doç. Kocadal, “Endometrium kanseri daha çok 55–65 yaş arası kadınların hastalığı iken, obezite ve artan metabolik hastalıklar nedeniyle genç yaştaki kadınları da etkileyebilir” diye konuştu. Bu hastalığın öneminin kadınlarda anormal kanama yaparak erken tanıyı ön plana çıkarması olduğunu aktaran Doç. Dr. Kocadal, “Halk arasında ‘rahim kanseri’ denildiğinde asıl bahsedilen endometrium kanseridir. Ancak HPV kaynaklı serviks kanseri de rahim ağzından kaynaklanan rahim kanserinin farklı bir türüdür” dedi.

“OBEZİTE ÖNEMLİ BİR RİSK FAKTÖRÜ”

&nbsp;Erken yaşta adet görmeye başlamak, menopozun geç olması, östrojene aşırı maruz kalmak, diyabet, hipertansiyon, hiperlipidemi gibi metabolik hastalıkların bir arada bulunması, kontrolsüz kalan ve tedavi edilmeyen polikistik over hastalığının endometrium kanseri açısından risk yarattığını söyleyen Doç. Dr. Kocadal, özellikle son yıllarda tüm toplumlar için önemli bir sorun olan obezite riskine işaret etti. Obezitenin endometrium kanseri açasından da çok önemli bir faktörü olduğunun altını çizen Doç. Dr. Kocadal, “Türkiye tabanlı araştırmalara baktığımızda, 15 yaş üstü kadınlarda obezite oranlarının yüzde 20-23’e vardığını görüyoruz. Polikistik over sendromlu hastalar yüzde 10-14 arasında görülmekte. Tedavi yapılıp önlem alınmadığında bu faktörler ileri yaşta endometrium kanserinin sıklığını artırmaktadır.” dedi.

“İLK BELİRTİ: DÜZENSİZ VE AŞIRI KANAMA”

Endometrium kanserinde ilk fark edilen belirtinin genellikle kanama olduğuna anlatan Doç. Dr. Kocadal, “Endometrium kanserinde hastaların ilk fark ettiği bulgu düzensiz, aşırı kanamalardır. Postmenopozal (menopoz sonrası) hastaların yüzde 30-36’sında vajinal kanama görülür. Çoğu iyi huylu olsa da mutlaka değerlendirilmelidir. Bununla birlikte alt karın bölgesinde baskı, ağrı, aşırı kanama, lekelenme, ilişki sırasında kanama ya da kanlı akıntı olması durumunda doktora başvurulmalıdır.” diye konuştu.

Endometrium kanserlerinin yaklaşık yüzde 5’inin de genetik faktörlerle ortaya çıktığını hatırlatan Doç. Dr. Kocadal, sözlerine şöyle devam etti: “Bunlardan en önemlisi Lynch sendromudur. Bu hastalarda daha erken yaşta endometrium kanseri görülebilir. Bu nedenle yaklaşık 30 yaşından itibaren yıllık ultrasonografik kontrollerle gereğinde rahim içinden biyopsi alınarak erken tanı konulabilir.”

“TARAMA PROGRAMI OLMADIĞI İÇİN DÜZENLİ KONTROLLER ÇOK ÖNEMLİ”

Endometrium kanserinde henüz erken tanı için rutin bir tarama programı olmadığını hatırlatan Doç. Dr. Kocadal, “Bu nedenle hastaların anormal kanama yaşadıklarında zaman kaybetmeden hekime başvurmasa çok önemli. Bunun yanında yıllık ultrasonografik değerlendirmeler bazı riskli hastalarda yol gösterici olabilir. Gereğinde rahim içinden parça alınabilir” dedi.

“ÖZELLİKLE ERKEN EVRELERDE CERRAHİ İLE BAŞARILI SONUÇLARI ULAŞILABİLİR”

Tedavi sürecine ilişkin de bilgi veren Doç. Dr.Kocadal, şunları anlattı: “Endometrium kanserlerinin yaklaşık yüzde 70’i erken evrede, rahime sınırlıdır. Bu nedenle cerrahi uygulanabilirliği mümkündür. Erken tanılı, düşük evreli hastalarda cerrahi çok önemli bir tedavi yöntemidir. Bazı risk gruplarında cerrahi sonrası ışın tedavisi ya da ilaç tedavisi gerekebilir. Tedavi başarısını hastanın yaşı, tümörün histolojik tipi, hastalığın yaygınlığı, rahim dışındaki organ tutulumları ve lenf bezlerine sıçrama olup olmadığı gibi etkenler yer alır.”

Genç hastalar için uygulanan koruyucu yaklaşımları da anlatan Doç. Dr. Kocadal, “Menopoza girmemiş, çocuk doğurmamış, yumurtalık fonksiyonu iyi olan genç hastalarda tümör endometriyuma sınırlıysa seçili olgularda rahmi koruyucu tedavi uygulanabilir. Progesteron türevleri ile medikal tedavi yapılır, hastalık kontrol altına alındıktan sonra gebelik sağlanır ve doğum sonrası nihai tedavi planlanır” diye konuştu.

&nbsp;“ERKEN TANI HASTALIĞIN SEYRİNİ DEĞİŞTİRİP HAYAT KURTARIYOR”

&nbsp;Endometrium kanserinde erken teşhisin önemine değinen Doç. Dr. Kocadal, sözlerini şöyle tamamladı: “Endometrium, jinekolojik tümörler içerisinde kadınlarda en sık görülen tiptir. Hastayı hekime ulaştıran en önemli faktör aşırı, anormal ve düzensiz kanamalardır. Hastaların bu değişiklikleri gördüklerinde sağlık merkezine başvurarak gerekli danışmanlığı almaları hayati önem taşır. Erken tanının kadının hayatını kurtaracağı unutulmamalıdır. Endometrium kanserinin prognozunun özellikle erken evrelerde iyi olması nedeniyle bu durum çok önemlidir.”

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Obezite ve İleri Yaş Rahim Kanseri Riskini Katlıyor! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 19 Sep 2025 07:35:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/19092025104848_f4b5fb7932a0e8469e08c6e19585b3fd.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/19092025104848_f4b5fb7932a0e8469e08c6e19585b3fd.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/19092025104848_f4b5fb7932a0e8469e08c6e19585b3fd.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Yeni gelişmeler sayesinde daha erken tanı imkanı! ]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-yeni-gelismeler-sayesinde-daha-erken-tani-imkani-26828.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-yeni-gelismeler-sayesinde-daha-erken-tani-imkani-26828.html</link>
                    <description><![CDATA[Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer,  günlük yaşam aktivitelerini önleyecek düzeyde bilişsel gerilemeye neden olan Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavinin kritik bir öneme sahip olduğuna dikkat çekti. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Günümüzde çoğumuzun dert yandığı &nbsp;‘unutkanlık’ &nbsp; özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de aslında 65 yaş üzerinde en sık görülen bunama nedeni olan Alzheimer hastalığının ilk sinyali olabiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, bugün dünya genelinde yaklaşık 55-57 milyon kişi demans ile mücadele ediyor ve bu kişilerin büyük &nbsp;çoğunluğunu Alzheimer hastaları oluşturuyor. &nbsp;Her yıl yaklaşık 10 milyon yeni demans hastaları bildirilirken, uzmanlar bu sayının 2050 yılına kadar iki katından fazla artacağını öngörüyor.&nbsp;Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, &nbsp;günlük yaşam aktivitelerini önleyecek düzeyde bilişsel gerilemeye neden olan&nbsp;Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavinin kritik bir öneme sahip olduğuna dikkat çekerek, “Erken tanı ile tedavi sayesinde Alzheimer’ın ilerleme hızı yavaşlatılabilmektedir.&nbsp;Böylece, hem hastalığın yükü hem de bireylerin ve ailelerin karşılaştıkları zorluklar büyük oranda azaltılabilmektedir” diyor. &nbsp;Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer,&nbsp;erken tanı için unutkanlık günlük yaşamı etkilemeye başladığında, aynı sorular sık tekrarlandığında veya kişilik değişiklikleri fark edildiğinde hemen bir nöroloji uzmanına başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor.&nbsp;

Risk 65 yaşından sonra daha çok artıyor!&nbsp;

Alzheimer, beyinde ilerleyici sinir hücresi kaybına yol açan nörodejeneratif bir hastalık ve demansın en sık görülen nedeni. Hafıza kaybı, zaman ve mekan karışıklığı, dil ile yürütücü işlevlerde bozulma ve günlük yaşam aktivitelerini etkileyen bilişsel gerilemeyle kendini gösteriyor.&nbsp;Türkiye’de net veriler olmasa da 600 binin üzerinde Alzheimer hastası olduğu belirtiliyor.&nbsp;Önemli bir nokta ise Alzheimer riskinin 65 yaşından sonra her beş yılda bir yaklaşık iki katına çıkması. Yani, toplum yaşlandıkça hasta sayısı artıyor. Ancak bu artış, hastalığın daha sık görülmesinden çok demografik yaşlanmadan kaynaklanıyor.

Beyindeki sinsi değişim 20 yıl önce başlıyor!&nbsp;

Alzheimer hastalığının temel patolojik mekanizması; beyinde amiloid-beta proteininin birikimi, tau proteininin anormal şekilde fosforillenerek yayılması, sinir hücrelerinde iletişimin bozulması, nöron kaybı ve kronik iltihabi süreçlerinden oluşuyor. Beyindeki bu patolojik değişiklikler hastalığın belirtileri ortaya çıkmadan &nbsp;20 yıl kadar önce başlıyor, yani Alzheimer uzun bir 'sessiz dönem' geçirdikten sonra klinik sinyaller ile kendini gösteriyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, “Örneğin, hastalık henüz belirti vermeden 20 yıl kadar önce amiloid–beta proteini beyinde birikmeye, &nbsp;10 yıl öncesinde de tau proteini yumaklar şeklinde çoğalmaya ve yayılmaya başlamaktadır. Bu süreçlerin ardından Alzheimer hafif bilişsel bozulmayla ilk sinyallerini verirken, beş yıl sonrasında ise demans günlük yaşamı olumsuz etkileyecek düzeye ulaşmaktadır” diyor.&nbsp;

Genetik yatkınlık riski 15 kat artırabiliyor!&nbsp;

İleri yaş Alzheimer hastalığı için en önemli risk faktörünü oluşturuyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, bunun yanı sıra genetik yatkınlığın, özellikle APOE ε4 taşıyıcılığının da belirleyici rol oynadığını belirterek, “Bu genin bir kopyasına sahip kişilerde risk 3-4 kat, iki kopyasında ise 8-15 kata kadar çıkabilmektedir. Ancak aile öyküsü Alzheimer riskini anlamlı biçimde artırsa da hastalığın kesin olarak gelişeceği anlamına gelmemektedir” bilgisini veriyor. İleri yaş ve genetik yatkınlığın yanı sıra bazı hastalıklar, yaşam alışkanlıkları ile çevresel etkenler de Alzheimer riskini artıran diğer faktörleri oluşturuyor. &nbsp;Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, &nbsp;bu etkenleri “orta yaş hipertansiyonu, diyabet, obezite, sigara kullanımı, yüksek kolesterol, işitme kaybı, sosyal izolasyon, depresyon ve kafa travmaları” olarak sıralıyor. Dünya lideri bilim insanlarından oluşan Lancet Komisyonu verilerine göre; bu değiştirilebilir risk faktörlerinin kontrolü sayesinde Alzheimer ve diğer demans tablolarının yüzde 40-45 kadarı önlenebiliyor veya geciktirilebiliyor.&nbsp;

Erken tanı kritik bir öneme sahip!&nbsp;

Alzheimer hastalığına henüz demans evresine ulaşmadan önceki &nbsp;‘Hafif Bilişsel Bozukluk’ döneminde veya hastalık belirtileri henüz başlamadan önce sadece genetik yatkınlık taşıyan ve hastalık gelişimi beklenen bireylerde tanı konulması büyük önem taşıyor. Zira, bu erken aşamada hastalar günlük yaşam aktivitelerini bağımsız şekilde sürdürebiliyor.&nbsp;Yeni geliştirilen hastalık modifiye edici tedaviler de en çok faydayı (örneğin anti-amiloid antikorları) Alzheimer’ın erken evrelerinde, yani unutkanlık yeni başlamışken veya hafif bilişsel bozukluk aşamasında sağlıyorlar. Ayrıca, erken tanı hastaların ve ailelerinin bakım planlaması yapabilmelerine, hukuki ve sosyal düzenlemeler için zaman kazanmalarına ve risk faktörlerini daha etkin şekilde yönetebilmelerine olanak veriyor.&nbsp;

Yeni geliştirilen testlerle daha erken tanı imkanı!&nbsp;

Günümüzde Alzheimer hastalığının tanısında ayrıntılı klinik öykü, nöropsikolojik testler, laboratuvar tetkikleri ve beyin görüntüleme yöntemleri (MR, BT) kullanılıyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, son yıllarda kan testleri ve görüntüleme yöntemlerinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde Alzheimer hastalığına daha erken dönemde tanı konulabildiğini vurgulayarak, şöyle devam ediyor: &nbsp;“Görüntüleme biyobelirteçleri olan amiloid ve tau PET yöntemleri Alzheimer’ın kesin tanısının erken dönemde konulmasını sağlamalarının yanı sıra yeni tedaviler için &nbsp;hastalığın beyindeki yükünü doğrudan göstererek doğru hasta seçimini de mümkün kılmaktadır. Bu yöntemlerle beyin omurilik sıvısında amiloid ve tau proteinlerinin ölçümü yapılarak erken dönemde&nbsp;tanı konulmaktadır. Bu sıvının analizi ayrıca Alzheimer hastalığı ile karışabilecek olan enfeksiyon ve otoimmün hastalıkların dışlanmasına da imkan tanımaktadır. Bunların yanı sıra son yıllarda kan testleri alanında da büyük ilerlemeler kaydedilmektedir. Kan biyobelirteçlerinin (örneğin p-tau217, Aβ42/40 oranı) kullanıldığı testler hem daha kolay uygulanabilen hem de daha invaziv yöntemler olarak erken tanıda yerini almaktadır”&nbsp;

Hastalığı yavaşlatmak ve hayatı kolaylaştırmak!&nbsp;

Alzheimer’ın tedavisinde tam bir kür henüz mümkün olmasa da semptomatik ilaçlar ve yaşam tarzı&nbsp;önlemleriyle ilerlemesi yavaşlatılabiliyor, hastanın fonksiyonelliğinin korunmasına destek sağlanıyor. Kolinesteraz inhibitörleri ve memantin gibi &nbsp;tedaviler hafıza ve davranış semptomlarını hafifletirken, yeni geliştirilen antikor tedavileri ise beyindeki amiloid plaklarını temizleyerek bilişsel gerilemeyi yavaşlatabiliyor. Ancak bu tedaviler uygun hasta seçimini, düzenli MR takibini ve yan etkinin izlenmesini gerektiriyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer,&nbsp;tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için bazı kurallara uyulmasının ise son derece önemli olduğuna işaret ederek, &nbsp;“Tedavi sürecinde hipertansiyon, diyabet ve kolesterol gibi eşlik eden hastalıkların iyi kontrol edilmeleri gerekmektedir. Ayrıca, hastaların ilaçlarını düzenli kullanılmaları, fiziksel ve zihinsel olarak aktif kalmaları, sağlıklı beslenmeleri (Akdeniz tipi diyet) ve sosyal yaşamlarını sürdürmeleri önerilmektedir. Düzenli egzersiz, işitme kaybının tedavisi, sigara ve aşırı alkolden uzak durmak, düzenli ve kaliteli uyku da hem beynin hem damarların sağlığını desteklemektedir” diye konuşuyor.&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Yeni gelişmeler sayesinde daha erken tanı imkanı!  - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Fri, 19 Sep 2025 07:28:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/19092025104855_5a4243b37dc65e95a2746b0d7b660afc.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/19092025104855_5a4243b37dc65e95a2746b0d7b660afc.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/19092025104855_5a4243b37dc65e95a2746b0d7b660afc.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Menisküs yırtıkları hakkında uzmanından önemli bilgiler... Dizde ağrı ve şişliğe dikkat]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-meniskus-yirtiklari-hakkinda-uzmanindan-onemli-bilgiler-dizde-agri-ve-sislige-dikkat-26744.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-meniskus-yirtiklari-hakkinda-uzmanindan-onemli-bilgiler-dizde-agri-ve-sislige-dikkat-26744.html</link>
                    <description><![CDATA[Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Ahmet İnanır, menisküs yırtıkları hakkında kapsamlı bilgiler verdi. Menisküslerin diz ekleminin yük dağıtımı, stabilizasyonu ve kıkırdak sağlığı için kritik olduğunu belirten İnanır, tedavi yaklaşımında dokuyu korumanın önemine vurgu yaptı.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Ahmet İnanır, menisküslerin diz ekleminde yük ve darbeleri absorbe eden, eklem kıkırdağının kayganlığını ve beslenmesini sağlayan fibro-kartilajinöz yapılar olduğunu açıkladı.

Menisküsler, su ve Tip 1 kollajen liflerinden oluşurken, çevresel ve radial lifler sayesinde dizin stabilitesine katkıda bulunuyor.

MENİSKÜS YIRTIKLARININ BELİRTİLERİ

Menisküs yırtıkları, diz ağrısı, şişlik, hareket kısıtlılığı, takılma, klick sesi, kilitlenme ve denge sorunlarına yol açabiliyor. Özellikle iç ve dış eklem çizgisinde hassasiyet, diz doğrultma hareketinde kayıp görülüyor. Yırtık parçaların eklemde yer değiştirmesi kilitlenmeye neden olabiliyor.

KİMLERDE GÖRÜLÜR?

Sporcularda sık görülen menisküs yırtıkları, ani dönme hareketleri, aşırı yüklenme, diz travmaları veya yaşlanma sonucu ortaya çıkabiliyor. İnanır, “Sporcu hastalığı olarak bilinse de yaşlanmayla birlikte dejeneratif yırtıklar da sık görülüyor” dedi. Tanı, fiziksel muayene ve manyetik rezonans (MR) görüntüleme ile konuyor. Ancak İnanır, “MR’da yırtık saptansa bile, şikayeti olmayanların yüzde 20’sinde yırtık görülüyor. Bu yüzden hemen ameliyat önerilmemeli” uyarısında bulundu. Tedavide ağrıyı kesmek yerine dokuyu tamir etmek hedeflenmeli. Rejeneratif kök hücre tedavisi, osteopatik manuel terapi, kinezyobantlama, proloterapi, nöralterapi ve ozon terapisi gibi yöntemler öne çıkıyor. Kilo verme ve uygun egzersizler de tedavinin parçası.

CERRAHİ SON ÇARE OLMALI

Menisküs yırtıkları, vasküler (kanlanan) bölgedeki yırtıkların konservatif yöntemlerle iyileşebileceğini, ancak avasküler bölgedeki yırtıkların cerrahi sonrası bile iyileşme şansının düşük olduğunu belirten İnanır, “Deplase kova sapı yırtıkları dışında cerrahi ilk seçenek olmamalı. Menisküsün yüzde 15-34’ünün çıkarılması, dizin şok emme kapasitesini azaltıyor ve kireçlenmeyi hızlandırıyor” dedi. Yaşlı hastalarda kıkırdak hasarıyla birlikte olan yırtıklarda cerrahi ile fizik tedavi arasında fark bulunmadığını ekledi.

KİLO KONTROLÜ VE DEJENERASYON

İnanır, kilo artışının kıkırdak kaybını ve diz ağrısını artırdığını, yüzde 1’lik kilo kaybının ise ağrıyı azalttığını vurguladı. Yaş ilerledikçe menisküs kalitesinin düştüğünü, su içeriğinin arttığını ve dejenerasyona yatkınlığın yükseldiğini belirtti. Tedavide yırtığın yaşı, tipi ve yeri dikkate alınmalı.Doç. Dr. İnanır, “Dokuyu tamir eden tedaviler öncelikli olmalı. Stabil yırtıklarda cerrahinin fizik tedaviye üstünlüğü kanıtlanmadı. Amacımız, diz sağlığını uzun vadede korumak” diyerek, hastaların uzman bir hekimle tedavi planı oluşturmasının önemini vurguladı
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Menisküs yırtıkları hakkında uzmanından önemli bilgiler... Dizde ağrı ve şişliğe dikkat - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Sun, 14 Sep 2025 08:28:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/14092025174908_f71f10d5fb79d97fbabb80964444f0b5.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/14092025174908_f71f10d5fb79d97fbabb80964444f0b5.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/14092025174908_f71f10d5fb79d97fbabb80964444f0b5.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[Sağlıklı bir cilt için önce bağırsaklarınızı iyileştirin]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-saglikli-bir-cilt-icin-once-bagirsaklarinizi-iyilestirin-26703.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-saglikli-bir-cilt-icin-once-bagirsaklarinizi-iyilestirin-26703.html</link>
                    <description><![CDATA[Cildinizde sık sık döküntüler, sivilceler ya da kuruluk mu yaşıyorsunuz? Sorunun kaynağı düşündüğünüzden çok daha derinlerde, bağırsaklarınızda olabilir. Sağlıklı bir cildin temeli sağlıklı bağırsaklardan geçiyor. Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı ve Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Murat Baş, bağırsak sağlığının cilt hastalıklarıyla olan doğrudan ilişkisine dikkat çekiyor.]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Sağlıklı bir cilt için sadece kozmetik ürünler ya da dışarıdan yapılan uygulamalar yeterli değil. “Bağırsak mikrobiyotasının dengesi, cilt sağlığının temel belirleyicilerinden biri” diyen Prof. Dr. Murat Baş, bağırsak sağlığı ile cilt hastalıkları arasındaki ilişkinin önemli olduğunu vurguluyor…

Bağırsaklarda yaşayan trilyonlarca bakteri sadece sindirimi değil, bağışıklık sistemini ve cilt sağlığını da etkiliyor. Prof. Dr. Murat Baş, bağırsaklarda yer alan mikrobiyal dengenin bozulmasının birçok cilt hastalığını tetikleyebileceğini belirterek, “Sağlıklı bir bağırsak, cilt hastalıklarından korunmamız açısından çok önemli. Mikrobiyotadaki değişiklikler; rosacea, alopesi areata (saçkıran), hidradenitis suppurativa, eritema nodozum, pyoderma gangrenosum ve sedef gibi hastalıklara yol açabilir” diyor.

Bağırsak mikrobiyotasını etkileyen en önemli faktörlerin başında ise beslenme geliyor. Prof. Dr. Murat Baş, “Diyetin türü ve içeriği mikrobiyota bileşimini doğrudan etkiler. Ayrıca gereksiz antibiyotik kullanımı da yararlı bakterileri öldürerek dengeyi bozabilir. Egzersiz mikrobiyal çeşitliliği artırırken, genetik faktörler de bu yapının şekillenmesinde rol oynar” ifadelerini kullanarak sağlıklı bağırsak tanımında bütüncül yaklaşımın esas alınması gerektiğini belirtiyor. “Sağlıklı bir bağırsak, yapısal ve işlevsel olarak iyi durumda olan ve mikrobiyotasının dengeli olduğu bir bağırsaktır. Bu noktada mikrobiyal çeşitlilik ve faydalı bakterilerin varlığı önemli” diyen Prof. Dr. Murat Baş, bütüncül yaklaşımın bu yapının değerlendirilmesinde en doğru yöntem olarak öne çıktığını vurguluyor.&nbsp;

En Çok Önerilen Akdeniz Tipi Beslenme

Beslenme düzeni hem bağırsak hem de cilt sağlığını doğrudan etkiliyor. Prof. Dr. Murat Baş’a göre badem gibi kuruyemişler kırışıklıkları azaltabiliyor, soya fasulyesi ise cilt nemini artırarak özellikle menopoz dönemindeki kadınlar için fayda sağlayabiliyor. Soya, içerdiği östrojen benzeri izoflavonlar sayesinde ciltteki kuruluk, kırışıklık ve yara iyileşmesine olumlu katkı sağlıyor.

Mikrobiyota ve cilt sağlığı için en çok önerilen beslenme modelinin Akdeniz tarzı beslenme olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Murat Baş; sebze, meyve, zeytinyağı, balık ve tam tahıllar gibi doğal ve çeşitli gıdaları içeren bu beslenme biçiminin, sağlıklı bakterilerin bağırsakta çoğalmasına katkıda bulunduğunu belirtiyor.&nbsp;

Sağlıklı bir bağırsak ve cilt için yaşam tarzının da etkili olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Murat Baş, şu önerilerde bulunuyor:

Bolca kahkaha atın Dengeli ve doğal beslenin Egzersizi hayatınızdan eksik etmeyin Stres yönetimine önem verin Üretken olun, hayattan keyif alın Kendinize dinlenme alanı yaratın Sevdiklerinizle zaman geçirin

Prof. Dr. Murat Baş, iç dengenin dış görünüşle doğrudan bağlantılı olduğunu hatırlatarak, cilt sağlığı için bağırsakların da ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çiziyor: “İçeride ne varsa dışarıya o yansır. Cildin güzelliği dışarıdan değil, içeriden başlar. Bağırsak sağlığınızı korumadan cildinizi tam anlamıyla iyileştiremezsiniz”…

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[Sağlıklı bir cilt için önce bağırsaklarınızı iyileştirin - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Thu, 11 Sep 2025 07:30:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/11092025141223_0afaa5ada6785beb158e2b65163c27c7.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/11092025141223_0afaa5ada6785beb158e2b65163c27c7.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/11092025141223_0afaa5ada6785beb158e2b65163c27c7.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item><item><title><![CDATA[  Bu hastalıklar sağlığınızı tehdit etmesin!]]></title>
            <guid isPermaLink="true">https://www.yurt-haber.com/haber-bu-hastaliklar-sagliginizi-tehdit-etmesin-26673.html</guid>
                    <link>https://www.yurt-haber.com/haber-bu-hastaliklar-sagliginizi-tehdit-etmesin-26673.html</link>
                    <description><![CDATA[Yaz aylarında sıcak havalar hamilelik döneminde hormonların etkisiyle daha yoğun hissedilirken vücuttaki su kaybı da fazla oluyor. Dolayısıyla sonbahar mevsimi yaz aylarına göre anne adayları için daha konforlu bir dönem. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Seyhan Özleme, ancak bu avantajlarının yanı sıra sonbahar aylarında enfeksiyon hastalıkları da yaygınlaştığı için anne adaylarının dikkatli olmaları gerektiğini belirterek, “Bu enfeksiyonlar daha çok nezle, grip, larenjit ve bademcik iltihabı gibi üst solunum yolu enfeksiyonları ve gastroenterit, yani bağırsak enfeksiyonlarıdır. Hamilelik döneminde bağışıklığın daha düşük olması nedeniyle enfeksiyonlar anne adaylarında daha ağır seyredebilir ve bu durum uzun sürdüğünde bebekte gelişim geriliğiyle sonuçlanabilir” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Seyhan Özleme, sonbahar mevsimini sağlıklı geçirmeniz için almanız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. ]]></description>
                    <content:encoded><![CDATA[ Maske takın, ellerinizi sık sık yıkayın!&nbsp;

Sonbahar dönemi&nbsp;üst solunum yolu enfeksiyonlarını da beraberinde getiriyor. Dolayısıyla, bu dönemde kalabalık ortamlarda maske takmalı ve yakın temastan kaçınmalısınız. Ayrıca dış ortamdan geldikten sonra veya başka insanlarla temas ve tokalaşmanın ardından ellerinizi en az 20 saniye bol sabunla yıkamanız da enfeksiyonlardan korunmanız için çok önemli.&nbsp;

Grip aşınızı mutlaka yaptırın

Hamilelik sürecinde bağışıklığınız daha düşük olduğu için grip daha ağır seyrediyor, bunun sonucunda pnömoni (zatürre), hastane yatışı gerektiren durumlar ve uzun süren enfeksiyonlarda bebekte gelişim geriliği&nbsp;gibi ciddi sorunlar oluşabiliyor. Bu nedenle, gripten korunmak için hamilelik döneminde de grip aşısı öneriliyor. Dr. Seyhan Özleme, “Grip aşısı canlı virüs aşısı değildir ve uzun dönem&nbsp;çalışmalarda anne adaylarında güvenli olduğu ortaya konmuştur. Dolayısıyla, hamileliğin&nbsp;özellikle&nbsp;3’üncü&nbsp;ayı sonrasında grip aşınızı yaptırabilirsiniz“ diyor.&nbsp;

C vitamininden zengin besinleri daha çok tüketin

Dengeli ve &nbsp;sağlıklı beslenme, yeterli vitamin alımı da hem sizin bağışıklığınız hem de bebeğinizin sağlıklı gelişimi için&nbsp;büyük bir öneme sahip.    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Seyhan Özleme, hamilelik döneminde beslenmenizde dikkat etmeniz gereken kuralları şöyle özetliyor: “Öğünleriniz az az, sık sık olmalı; her besin grubunu dengeli olarak içermelidir. Bağışıklığınızı güçlendirmek için&nbsp;özellikle C vitamininden zengin besinlere diyetinizde daha&nbsp;çok yer vermelisiniz. Sonbahar aylarında    C vitamininden en zengin olan besinler; turunçgiller, limon, ıspanak, brokoli, kırmızı lahana, pırasa ve kividir.”&nbsp;

Bu besinlerden uzak durmanız şart!&nbsp;

Sonbahar dönemi sadece&nbsp;üst solunum yolları enfeksiyonları açısından değil, aynı zamanda mide gribi olarak bilinen gastroenterit salgınları açısından da riskli bir dönem. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Seyhan Özleme, “Brusella enfeksiyonları&nbsp;riski taşıdıkları için&nbsp;pastörize edilmemiş süt ve süt&nbsp;ürünlerinden&nbsp;özellikle kaçınmanız gerektiği uyarısında bulunarak, “Yapılan araştırmalar sonucunda, Brusella enfeksiyonlarının anne karnındaki bebekte doğum kusurlarına neden olabileceği vurgulanmıştır. Ayrıca, &nbsp;hamileliğin ilk&nbsp;üç&nbsp;ayında iseniz yine bebeğinizde doğum kusurlarına yol açma riski nedeniyle toksoplazma enfeksiyonlarından kaçınmak için&nbsp;çiğ köfte, sushi, salam, sosis gibi&nbsp;çiğ et&nbsp;ürünlerinden de uzak durmalısınız” diye konuşuyor.&nbsp;

Pamuklu ve çok terletmeyen kıyafetler giyin&nbsp;

Günün sıcaklığına göre&nbsp;çok ince veya&nbsp;çok kalın giyinmemek de hamilelik sürecinde dikkat etmeniz gereken bir başka önemli noktayı oluşturuyor.    Hatalı kıyafet seçimi; yani havanın sıcaklığına göre çok ince veya çok kalın giyinmek vücut sıcaklığını olumsuz etkileyecek, enfeksiyonlara davetiye çıkaracaktır. Bu nedenle, sonbahar aylarında&nbsp;özellikle pamuklu,&nbsp;çok terletmeyen kıyafetler tercih etmelisiniz.&nbsp;

Haftada bir kez mutlaka balık tüketin&nbsp;

Anne adayının kemik kaybının, immun tolerans ile düşüğün önlenmesinde; bebeğin sağlıklı kemik gelişiminde, yeterli doğum kilosuna erişmesinde ve erken doğumun önlenmesinde D vitamini önemli bir rol oynuyor. &nbsp;Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Seyhan Özleme,   yaz mevsiminin sona ermesiyle birlikte artan D vitamini açığını kapatmak için doktorunuzun tavsiye ettiği takviyelerin yanı sıra düzenli olarak balık tüketmeniz gerektiğini vurgulayarak,   “Haftada bir, mevsim balıklarını yemek, D vitamini ve omega açısından sizi ve bebeğinizi destekleyecektir. Ancak, büyük ve dipte yaşayan balıkların cıva birikimi fazla olacaktır. Dolayısıyla, balık tercih ederken&nbsp;çok büyük ve dip balıkları olmamasına, taze olmasına&nbsp;özen göstermeniz çok önemlidir” diyor.&nbsp;

Bol bol su içmeyi alışkanlık edinin

Hamilelik döneminde yeterli su içmemek ve bunun sonucunda dehidratasyon gelişmesi düşük ile erken doğum riskini artırabiliyor. &nbsp;Her gün 1,5-2 litre su tüketimini gün içerisinde dengeli olarak sağlamanız sizi hem zinde tutacak, hem de dehidratasyonu önleyecektir. &nbsp;

Uyku saatleriniz düzenli olsun

Sonbahar döneminde güçlü bir bağışıklık sistemi için en&nbsp;önemli faktörlerden biri de uyku düzeninin sağlanmasıdır. Dolayısıyla, her gün en az 7 saat uyumayı ihmal etmeyin.&nbsp;

Her gün 30 – 40 dakika yürüyüş yapın

Hamilelik döneminde hareketinizi kısıtlayan tıbbi bir durumunuz yoksa,&nbsp;özellikle günün&nbsp;çok sıcak veya soğuk olmayan saatlerinde,&nbsp;örneğin akşamüzeri normal tempoda 30 – 40 dakika yürüyüş yapmayı alışkanlık edinin. Düzenli yürüyüş yapmak sırt ve bel ağrılarınızı azaltacak, kilo kontrolünüzü de olumlu yönde etkileyecektir.

Cildinizi nemlendirmeyi unutmayın

Sonbahar döneminde de güneşli havalarda yüzünüzü ve cildinizi korumak için en az 40 faktör, mineralli ve kimyasal içermeyen güneş koruyucunuzu sürmeyi alışkanlık edinin. Zira, hamilelik döneminde cilt kurumaya; buna bağlı kaşıntı ve çatlak oluşumuna yatkın oluyor. Düzenli nemlendirme sağlarsanız bu riski azaltabilirsiniz. Özellikle gün sonunda cildinizi; göğüs altı, kol altı, göbek çevresi ve baldırlar başta olmak üzere hamilelik dönemine uygun yağlarla masaj yaparak nemlendirin.
 ]]> </content:encoded><category domain="https://www.yurt-haber.com/saglik-haberleri">Sağlık</category><dc:creator><![CDATA[  Bu hastalıklar sağlığınızı tehdit etmesin! - Haberler]]></dc:creator>
                 <pubDate>Tue, 09 Sep 2025 07:59:00 +0000</pubDate>
                    <media:content url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09092025133309_14838a93198dbade6c2e485f7f7d0805.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
                    <media:thumbnail url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09092025133309_14838a93198dbade6c2e485f7f7d0805.jpg"/>
                    <enclosure url="https://www.yurt-haber.com/images/haber/09092025133309_14838a93198dbade6c2e485f7f7d0805.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
                </item></channel></rss>