Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin tescil ettiği "mutlak butlan" kararı, sadece Cumhuriyet Halk Partisi tarihinin değil, Türk siyasi ve hukuki müntesebatının da en büyük sarsıntılarından biridir. Seçim kurullarının, yani YSK denetiminin gözetiminde yapılıp tamamlanmış, üzerinden iki yılı aşkın süre geçmiş bir kurultay iradesinin, adli yargının bir istinaf dairesi tarafından "en başından beri yok hükmünde" sayılması, kelimenin tam anlamıyla bir "hukuki ve siyasi tsunami" niteliğindedir.
Bu kararın ardından partimizin hızla Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu ekseninde bir güç savaşına, bir meşruiyet kavgasına sürüklenmesi ise ne yazık ki krizin asıl tehlikesini gözden kaçırmaktadır. Tartışılması gereken şey iki liderin siyasi geleceği değil; asırlık bir çınar olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal varlığı, meşruiyeti ve milyonlarca seçmenin sandığa yansıyan iradesidir.
Hukukun Sınırları ve Siyasi Gerçeklik
Bir hukukçu gözüyle bakıldığında, mahkemenin "zincirleme geçersizlik" yorumu partiyi tam bir fetret devrine sokma riski taşımaktadır. Son 2,5 yılda atılan her imza, yapılan her harcama, düzenlenen her kongre ve hatta yerel seçimlerdeki adaylık tasarrufları bile bu kararla hukuki bir tartışma alanına çekilmek istenmektedir. Kararın arkasında bir siyasi mühendislik, muhalefeti yargı eliyle dizayn etme çabası aramak haksız bir şüphe değildir; zira zamanlama ve yöntemin teamülleri zorladığı açıktır.
Ancak siyasetçi, sadece komplo teorilerine sığınarak veya mahkeme ilamlarını "yok hükmünde" ilan ederek sorumluluktan kaçamaz. Karar ne kadar tartışmalı olursa olsun, ortada yürürlükte olan ve partinin resmi işleyişini, banka hesaplarını, imza yetkilerini kilitleme potansiyeline sahip bir yargı gerçeği vardır.
Bugün gelinen noktada ne Genel Merkez’in delege iradesine yaslanarak hukuki realiteyi tamamen reddetmesi mümkündür ne de eski yönetimin sadece mahkeme kararına dayanarak örgüt vicdanında karşılığı olmayan bir devir-teslimi dayatması doğrudur. Bir tarafta sandıktan çıkan "siyasi meşruiyet", diğer tarafta mahkemenin önümüze koyduğu "hukuki meşruiyet" krizi durmaktadır.
Çıkış Stratejisi: Akıl, Suhulet ve Sandık
CHP, bu girdaptan birbirini suçlayarak, kameralar önünde meşruiyet yarışına girerek çıkamaz. Akıntıya karşı kürek çekmek yerine, partinin kurumsal aklını devreye sokma vaktidir. Bu krizden çıkışın üç sacayağı vardır:
1 Hukuki Koruma Hattı: Vakit kaybetmeksizin Yargıtay nezdinde temyiz süreci işletilmeli ve en önemlisi, bu radikal kararın yürütülmesinin durdurulması yönünde ivedi bir tedbir kararı alınmalıdır. Partinin idari mekanizmasının felç olması engellenmelidir.
2 Siyasi Konsensüs ve Çift Başlılığın Reddi: Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu, kişisel kırgınlıkları ve çevrelerinin yönlendirmelerini bir kenara bırakarak aynı masaya oturmalıdır. Yargıtay’ın nihai kararına kadar geçecek süreci, her iki liderin ve partinin ağır toplarının yer alacağı ortak bir "Geçici Mutabakat Komisyonu" ile yönetmek, partiyi çift başlılıktan kurtaracak tek formüldür.
3 Örgütün Hakemliği (Yıldırım Kurultay): Hukuki tartışmaları sonsuza kadar bitirmenin yegane yolu, en kısa sürede, tamamen hakim gözetiminde ve İlçe Seçim Kurulu denetiminde bir Yıldırım Seçimli Olağanüstü Kurultay organize etmektir. Mahkemelerin iptal edemeyeceği, tamamen sızdırmaz bir hukuki çerçevede delege iradesini yeniden sandığa yansıtmak, tüm "butlan" iddialarını tarihe gömecektir.
Biz Nerede Durmalıyız?
Bu partinin çatısı altında siyaset yapan her bir arkadaşıma çağrımdır: Gün, "Özgürcü" ya da "Kemalci" olma günü değildir. Gün, hiçbir hizbin veya şahsın değil, sadece ve sadece "CHP’nin kurumsal geleceğini koruma" günüdür.
Örgütümüzün infiale kapılmasına izin vermeden, yerelde ve genelde suhuleti korumak zorundayız. Unutmayalım ki siyasette dalgalar elbet durulur, şahıslar değişir; ancak kurumların aldığı hasarlar kolay kolay onarılamaz. Bizim safımız kişilerin arkası değil, Cumhuriyet Halk Partisi'nin asırlık hukukunun tam yanıdır.