İBB soruşturmaları kapsamında tutuklanan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ifade verdi:
İBB soruşturmaları kapsamında tutuklanan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ifade verdi:
Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 407 sanıklı İBB davasının üçüncü haftasında tutuklu sanıklardan görevinden uzaklaştırılan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, yaklaşık bir yıllık tutukluluktan sonra mahkeme heyetinin karşısına çıkarak savunma yaptı.
“Bizi evlatlarımızdan koparan, gözyaşı döktüren, suçsuz yere ailelerimizi dağıtan herkes; eğer bu dünyada hesap vermiyorsa, milletin vicdanında ve en nihayetinde yüce adalet önünde hesap verecektir. 5,5 yaşındaki kızımla arama mesafe koyan herkes bunu aklından çıkarmasın. Doğru ile yanlışı ayırmak yalnızca aklın değil, aynı zamanda vicdanın işidir. Benim devletin mahkemelerinden beklentim de tam olarak budur: akıl ve vicdanla verilmiş adil kararlar.“ Diyerek savunmasina baslayan Emrah Şahan, yaklaşık yaklaşık Dort saatlik savunmasında şunları söyledi.
Süreç benim için 19 Mart sabahı başladı. ‘Kent uzlaşısı’ kapsamında terör örgütüne yardım suçlamasıyla gözaltına alındım. Şişli’nin seçilmiş belediye başkanı olarak, 11 aylık görev süremde maruz kaldığım bu gözaltı ve tutuklama ne akla, ne vicdana, ne de hukuka sığmaktadır.
Daha bir gün önce, 18 Mart’ta savcılık makamlarıyla belediye çalışmaları üzerine görüşmeler yapıyordum. Çağrılsam kendim giderdim; zira aramızda yalnızca 1 kilometre vardı. Buna rağmen sabahın erken saatlerinde, eşimin ve 5,5 yaşındaki kızımın gözü önünde gözaltına alınmam, devlet adabıyla bağdaşmamaktadır.
Ben bürokrasi kültüründen gelen bir belediye başkanıyım. Görev sürem boyunca kamu kurumlarıyla sağlıklı bir diyalog kurduk. Şişli Belediyesi ile Çağlayan Adliyesi komşu kurumlardır; geçmişten bugüne karşılıklı iş birliği içinde olmuşlardır. Hatta adliyenin bulunduğu arsa zamanında belediye tarafından tahsis edilmiştir.
Ancak 19 Mart sabahı yaşananlar, devlet ile vatandaş arasındaki güven bağını zedelemiştir. Kızımın kapıya ‘Bu eve polis giremez’ yazısı asması, yaşananların toplum vicdanında nasıl bir iz bıraktığının göstergesidir.
Bugün yaşadığım tutukluluk yalnızca şahsımı değil, Şişli halkının iradesini de hedef almaktadır. Şişli’de her 10 seçmenden yaklaşık 7’sinin oyunu alarak seçilmiş bir belediye başkanıyım. Bu durum, bana oy versin ya da vermesin tüm yurttaşların demokratik tercihine müdahale anlamına gelmektedir.
Şu anda görev yaptığım makamda bir kayyum bulunmaktadır. Bu, halk iradesinin yok sayılmasıdır.
Çağlayan Adliyesi’nin bulunduğu yer, Türkiye’nin demokrasi tarihinin sembol noktalarından biridir. Hürriyet mücadelesinin izlerini taşıyan bir bölgede yürütülen bu sürecin, tarihe ‘demokrasiye müdahale’ olarak geçeceğine inanıyorum.
Şişli yalnızca bir ilçe değildir; Türkiye’nin tüm renklerini barındıran bir yaşam alanıdır. Yoksul mahallelerden Nişantaşı’na, farklı kimliklerden farklı yaşam tarzlarına kadar herkesin evidir. Yapılan bu müdahale, işte tam da bu çok sesli yapının iradesine yöneliktir.
Halkın iradesinin yok sayıldığı yerde hukukun yalnızca şekli kalır; meşruiyet ortadan kalkar. Bu nedenle yöneltilen suçlamaların meşru olmadığını bir kez daha ifade ediyorum.
Bugün toplumun geniş kesimlerinde bu sürecin siyasi olduğuna dair güçlü bir kanaat vardır. Şişli’de yapılan bir araştırmada halkın yüzde 72’si bu davayı ‘siyasi’ olarak nitelendirmiştir. Yüzde 80’i suçlu olduğuma inanmamakta, yüzde 85’i ise tutuksuz yargılama gerektiğini düşünmektedir.
Milletin vicdanında karşılık bulmayan hiçbir süreç meşru değildir.”
“Ortaya çıkan tablo korkudur. Seçeneksiz bırakılmış bir toplum tablosu. Millet zaten ciddi bir gelecek kaygısı içindeyken, 19 Mart sonrası yaşananlarla Şişli’nin ve aslında tüm ülkenin içine sokulduğu hali verilerle ortaya koyduk.
Bu sonuçlar çok nettir Sayın Başkanım. Şişli, Türkiye gibi bu operasyonun siyasi olduğu kanaatini açıkça ortaya koymuştur. Yurttaşın bize yönelik olumlu kanaati zedelenmiş; tutuklamaya karşı ise üzüntü ve öfke artmıştır.
Az önce devlet ile toplum arasındaki güven bağının nasıl zedelendiğini anlattım. Burada da hukuk ile toplum arasındaki ilişkinin ciddi biçimde tahrip edildiğini görmek zorundayız. Bu noktada siz ve heyetiniz tarihsel bir sorumluluk taşımaktasınız.
Hukuk devleti yalnızca karar üretmekle değil, aynı zamanda o kararların meşruiyetini sağlamakla yükümlüdür. Tarih ve millet nezdinde meşru olmayan hiçbir karar, hangi deftere yazılırsa yazılsın hukuki de olamaz.
Ben burada yargılanan bir belediye başkanı olarak, beni seçen Şişlililer ve tüm yurttaşlar adına tek bir şey bekliyorum: adaletli bir karar. Buna olan inancımı koruyorum. Çünkü Anadolu’da hâkimin oturduğu kürsüye ‘Peygamber postu’ denir.
Peki ben neden tutuklandım?
19 Mart’ta ‘Kent Uzlaşısı’ kapsamında tutuklandım. Esas gerekçe budur. Yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin ‘Türkiye İttifakı’ siyaseti… Batı illerinde yaşayan Kürt yurttaşların temsiliyetini savunduğum için yargılanıyorum.
Peki bu insanlar kim? Bu ülkenin yurttaşları… Belki siz, belki bu salondaki herkes. Komşumuz, çalışma arkadaşımız, kardeşimiz. Aynı acıyı, aynı sevinci paylaştığımız insanlar.
Ben bu siyasetin arkasındayım. Çünkü bu anlayış; Türk’ün, Kürt’ün, Alevi’nin, Sünni’nin, Laz’ın, Çerkes’in, Roman’ın bir olduğunu; geçmişimizin de geleceğimizin de ortak olduğunu ortaya koymuştur.
Bugün yaşanan tutukluluk ve operasyonlar ise tam da bu birlik haline müdahaledir.
Daha da çarpıcı olan şudur: Türkiye, ‘terörsüz ve demokratik bir gelecek’ hedefi konusunda geniş bir toplumsal mutabakat yakalamışken, ‘uzlaşı’ siyasetini savunan bir belediye başkanının tutuklanması büyük bir çelişkidir.
Nitekim iktidar temsilcileri de geçmişte ‘Uzlaşma zayıflık değil, devlet aklının ve millet ferasetinin gereğidir’ demiştir. Biz de tam olarak bu noktada durduk.
Ancak bu operasyon; devlet aklına, toplumsal uzlaşıya ve birlikte yaşama iradesine darbe vurmuştur.
Süreçte yaşananlar da bu çelişkiyi açıkça göstermektedir:
19 Mart’ta tutuklandım, iddianame bekledim. Dört ay sonra, benzer dosyadan tutuklu bulunan Esenyurt Belediye Başkanı tahliye edildi. Ardından ‘kardeşlik zamanı’ söylemleri geldi.
Ancak benim dosyamda süreç farklı ilerledi. Adeta yeni bir gerekçe yaratıldı. Ağustos ayında ‘etkin pişmanlık’ ifadeleri devreye sokuldu. 12 Eylül’de, yalnızca tanık beyanlarıyla yeniden tutuklandım.
Üstelik bu tanıklar, devletle büyük işler yapan, büyük ihaleler alan çevrelerle bağlantılı kişilerdi.
Daha sonra ne oldu? 2026 Şubat ayında, ‘Kent Uzlaşısı’ dosyasından yapılan tutukluluk incelemesinde yalnızca 5 dakika içinde tahliye kararı verildi.
400 kişi hakkında 4000 sayfalık iddianame yazılabiliyor; ancak 5 kişilik dosyanın iddianamesi bir yıldır hazırlanamadı.
Bu tablo, ortada ‘yedek bir tutuklama’ olduğunu açıkça göstermektedir. Bunu söylemek bana düşmez; ama süreç kendi kendini bu şekilde ortaya koymaktadır.”
“Sayın Başkanım, yaşadığımız sürecin özeti aslında çok nettir.
19 Mart’ta ‘Kent Uzlaşısı’ dosyasından tutuklandım. Temmuz ayında aynı dosyadan tutuklu bulunan Ahmet Özer tahliye edildi. Ağustos’ta birden ‘etkin pişmanlık’ ifadeleri devreye girdi. Eylül ayında İBB dosyasına dahil edildim. Şubat ayında ‘uzlaşı’ dosyasından tahliye edildim. Ancak iddianamesi dahi hazırlanmamış bir dosyayla bugün Mart ayında karşınızdayım.
Bu kronoloji, hukuki süreç ile siyasi sürecin nasıl iç içe geçtiğinin açık bir özetidir.
Kent Uzlaşısı dosyasından tahliye aldıktan kısa süre sonra Meclis komisyonu raporunu açıkladı ve o gün Türkiye genelinde bu dosyadan tutuklu kimse kalmadı. Olması gereken de buydu: hukuk, demokrasi ve toplumsal barışın gereği buydu. Ancak bu davada ‘Emrah çıkmamalı’ anlayışıyla hareket edildiğini görüyoruz.
Peki ben tutuklanmadan önce ne yaptım?
11 aylık görev sürem boyunca Şişli’de kutuplaşmayı değil, birlikte yaşamı esas alan bir anlayışla çalıştık. Kimlikler üzerinden değil, hizmet üzerinden bir belediyecilik anlayışı benimsedik. Toplumsal barışı güçlendirmeye çalıştık.
Bu kısa sürede yaklaşık 150 projeyi hayata geçirdik.
- Öğrencilere ücretsiz yemek desteği sağladık
- Emeklilere pazar desteği verdik
- Dar gelirli yurttaşlara fatura desteği sunduk
- Kent marketler açtık
- Diyabetli çocuklara ücretsiz sensör desteği sağladık
- Gençlere ulaşım ve burs imkânı sunduk
- 75 sokakta hafta sonu çocuklar için oyun alanları oluşturduk
On binlerce insan bu hizmetlerden yararlandı. Ancak kayyum atanmasıyla birlikte bu projelerin büyük bölümü durduruldu.
Göreve geldiğimizde Şişli Belediyesi Türkiye’nin en borçlu belediyelerinden biriydi. Buna rağmen kaynak üretmek için yoğun çaba gösterdik. Bakanlıklarla, bürokratlarla defalarca görüştük.
Sadece 11 ayda, teknik çalışmalarla belediyeye 36 yeni mülk kazandırdık. Yaklaşık 46 milyar TL, yani 1 milyar doların üzerinde bir kamu varlığı oluşturduk. Bu, Şişli’nin geleceği için hayati bir adımdı.
Ancak bu mülkler bir gecede tapu sisteminden silindi. Cumhuriyet tarihinde benzeri görülmemiş bir durum yaşandı. Üstelik ilgili bakanlık bu işlemlerin doğru olduğunu da teyit etti.
Bu kaynakla Şişli’deki deprem riski taşıyan yapıların büyük kısmı dönüştürülebilirdi. Vatandaştan tek kuruş almadan bu dönüşümü gerçekleştirebilirdik. Ancak bu süreç engellendi.
Sayın Başkanım,
Benim bugün burada olmamın bir diğer nedeni de kentsel rant düzenine karşı durmamdır.
Göreve gelmeden önce, Şişli’de yapılmak istenen yüksek katlı projelere karşı çıktım. Şehrin ihtiyacının beton değil, yeşil alan ve deprem toplanma alanları olduğunu savundum.
Göreve geldikten sonra hukuka aykırı inşaatları denetledik, mühürledik. Bakanlığa bildirdik. Hukuki süreci işlettik. Ancak buna rağmen inşaatlar devam etti.
Bu süreçte yoğun bir denetim ve soruşturma baskısıyla karşı karşıya kaldık.
Bugün geldiğimiz noktada açıkça ifade ediyorum:
Ben bir müteahhitin istediğini yapmadığım için, kamunun hakkını savunduğum için buradayım. Görmezden gelseydim, bugün karşınızda olmayacaktım.
Benim tarafım bellidir: halktan, kamudan ve adaletten yanayım.
Bugün yargılandığım bu süreçte de aynı yerde duruyorum ve bundan gurur duyuyorum.
Nasıl ki ‘Türkiye İttifakı’ anlayışını savunduğum için ilk tutuklama gerçekleştiyse, bugün de idari sorumluluklarımı yerine getirdiğim için bu ikinci süreçle karşı karşıyayım.
Şimdi hakkımdaki iddialara tek tek yanıt vereceğim.
Ancak öncesinde kim olduğumu da ifade etmek isterim.
Ben Cumhuriyet Halk Partisi geleneğinden gelen, şehir plancılığı mesleğiyle yetişmiş biriyim. Meslek hayatım boyunca kamu yararını önceledim. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde, planlama süreçlerinde görev aldım. Kentsel dönüşüm projelerinde, insanların yerinden edilmemesi için mücadele ettim.
2014 yılında Ekrem İmamoğlu ile tanıştım. O günden bu yana şehircilik, planlama ve kamu yararı ekseninde çalışmaya devam ettim.
Hayatım boyunca öğrendiğim en önemli ilke şudur: Eğer devlete ve millete hizmet edecekseniz; servetten, şöhretten ve kişisel çıkarlardan uzak duracaksınız.
Ben de bu ilkeyle hareket ettim.
Ve bugün burada, yine aynı ilkeyle konuşuyorum.”
“Sayın Başkanım, yaşanan sürecin özeti aslında çok açık ve nettir.
19 Mart’ta ‘Kent Uzlaşısı’ dosyasından tutuklandım. Temmuz’da aynı dosyadan bir başka belediye başkanı tahliye edildi. Ağustos’ta ‘etkin pişmanlık’ ifadeleri devreye sokuldu. Eylül’de İBB dosyasına dahil edildim. Şubat ayında ‘uzlaşı’ dosyasından tahliye edildim. Ancak iddianamesi dahi yazılmamış bir dosyayla bugün, Mart ayında karşınızdayım.
Bu tablo, hukuki süreç ile siyasi sürecin nasıl iç içe geçtiğinin kronolojik özetidir.
Açık konuşuyorum: İlk dosyadan tahliye olmamın ardından, İBB dosyasında tutuklu kalmam için yeni bir zemin oluşturulmuştur.
Sayın Başkanım,
Ben 11 ay boyunca ne yaptım?
Şişli’de kutuplaşmayı değil, birlikte yaşamı büyütmeye çalıştım. Kimlik siyaseti değil, hizmet siyaseti yaptım. Bu kısa sürede yaklaşık 150 projeyi hayata geçirdik.
- Öğrencilere ücretsiz yemek
- Emeklilere pazar desteği
- Yoksullara fatura yardımı
- Kent marketler
- Diyabetli çocuklara sensör desteği
- Gençlere burs ve ulaşım
- Çocuklar için oyun sokakları
On binlerce insan bu hizmetlerden yararlandı. Ancak kayyum atanmasıyla birlikte bu projelerin büyük bölümü durduruldu.
Göreve geldiğimizde belediye ağır borç yükü altındaydı. Buna rağmen kaynak üretmek için çalıştık. 11 ayda 36 yeni mülk kazandırdık. Yaklaşık 46 milyar TL değerinde kamu varlığı oluşturduk.
Ama ne oldu?
Bu tapular bir gecede sistemden silindi.
Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri olmayan bir işlemle, belediyenin kazandığı mülkler yok sayıldı.
Oysa bu kaynakla Şişli’deki deprem riski taşıyan yapıların tamamına yakını dönüştürülebilirdi. Vatandaştan tek kuruş alınmadan.
Sayın Başkanım,
Benim bugün burada olmamın bir nedeni de budur.
Kentin hakkını savunduğum için, rant düzenine karşı durduğum için buradayım.
Göreve gelmeden önce ve geldikten sonra, hukuka aykırı yüksek katlı projelere karşı çıktım. Şişli’nin betona değil, yeşil alana ve deprem toplanma alanlarına ihtiyacı olduğunu söyledim.
Ruhsata aykırı inşaatları mühürledik. Bakanlığa bildirdik. Hukuku işlettik.
Ama buna rağmen o inşaatlar devam etti.
Sonrasında ne oldu?
Yoğun bir denetim, soruşturma ve baskı süreci başladı.
Açık söylüyorum:
Ben birilerinin istediğini yapmadığım için buradayım. Görmezden gelseydim, bugün karşınızda olmayacaktım.
Benim tarafım nettir: halkın, kamunun ve adaletin tarafı.
Bu benim için bir tercih değil, sorumluluktur.
Nasıl ki ‘Türkiye İttifakı’ anlayışını savunduğum için ilk tutuklama gerçekleştiyse, bugün de kamu görevimi yerine getirdiğim için ikinci bir süreçle karşı karşıyayım.
Sayın Başkanım,
Ben bu ülkenin yetiştirdiği bir şehir plancısıyım. Hayatım boyunca kamu yararını savundum. Kentsel dönüşümde insanların yerinden edilmemesi için mücadele ettim.
Siyasete de aynı anlayışla girdim.
Hayatım boyunca öğrendiğim bir ilke var:
Eğer devlete ve millete hizmet edecekseniz, servetten ve kişisel çıkarlardan uzak duracaksınız.
Ben de böyle yaptım.
Bugün burada olmamın nedeni de budur.
Ve ben, aynı yerde durmaya devam ediyorum.”
“Sayın Başkanım,
Bahsettiğimiz örnek çok çarpıcıdır. Bir taşınmaz hiçbir gerekçe gösterilmeden 116 milyon dolara satılıyor. Ardından parsel bazında plan tadilatı yapılıyor. Daha sonra tekrar el değiştiriyor. 2018 yılında ise yine plan tadilatıyla ‘yeşil alan ve dini tesis’ statüsüne alınıyor ve değeri 10 milyon dolara kadar düşüyor.
Bu tek örnek bile, bu kentte plan değişiklikleri üzerinden işleyen bir rant düzeninin varlığını açıkça göstermektedir. İmar değişikliklerinden değer artışına, değer düşüşünden yeniden kazanç üretmeye kadar her şey sistematik şekilde işletilmektedir.
Ben savunmamın başında da söyledim, burada tekrar ediyorum:
Ben müteahhitlerin istediğini yaptığım için değil, yapmadığım için bugün buradayım.
Depremi, kamu yararını ve vatandaşın güvenliğini önceledim. Belediyeye kaynak kazandırdım. Kurumu güçlendirmeye çalıştım. Ama buna rağmen, soyut rüşvet ve irtikap iddialarıyla suçlanıyorum.
Türkiye’nin en büyük, en güçlü müteahhitleriyle ilgili iddialar konuşulurken, dönüp benim hayatıma bakılmasını istiyorum.
Ben Kadıköy’de 36 yıllık bir binada kirada oturuyorum. Eşim öğretmen. Orta halli bir aileyiz. Hayatımızdaki tek lüks, çocuğumuzu özel okula göndermektir. Bunun dışında bir zenginliğimiz, gösterişli bir yaşamımız yok.
Bunu bir mağduriyet yaratmak için değil, gerçekliği ortaya koymak için söylüyorum.
Çünkü Türkiye’de uzun süredir şöyle bir algı oluştu: Siyasetçiysen zengin olmalısın.
Oysa bu doğru değildir. Bu ülke, mütevazı yaşamıyla siyaset yapan liderler de gördü. Bu anlayışı değiştirmek için siyaset yapıyoruz.
Bugün hakkımızda oluşturulmak istenen algı da tam olarak bu değişim çabasına yöneliktir.
Sayın Başkanım,
Eğer benim niyetim farklı olsaydı, 11 ay değil 1 ay bile yeterdi. Görmezden gelirdim, hiçbir sorun yaşamazdım.
Ama ben bunu yapmadım.
Bugün soruyorum:
Benim tutuklu olmam kime ne kazandırdı?
Bir öğrencinin öğle yemeğine ulaşamaması, bir emeklinin desteğinin kesilmesi, bir ailenin kışın daha zor şartlarda yaşaması… Buna değer miydi?
Eğer bu süreç ülkenin geleceğine, adalete, toplumsal faydaya hizmet etseydi, buna katlanmayı kabul edebilirdim. Ama bugün bedel ödeyen sadece ben değilim; vatandaşın kendisidir.
Bu yüzden diyorum ki:
Birbirimize çelme takmayı bırakıp, devletin ve cumhuriyetin bize yüklediği gerçek sorumluluklara dönmemiz gerekiyor.
Ben bir cumhuriyet evladı, bir baba ve bir belediye başkanı olarak bunu talep ediyorum.
Ve bu nedenle, ‘Kent Uzlaşısı’ dosyasında tahliye edildiğim gibi, bu dosyada da tahliyemi talep ediyorum. Adalete güveniyorum.
Teşekkür ederim.”
Soru-cevap kısmı
Mahkeme heyetinin sorularına yanıt veren Şahan, bazı isimleri tanımadığını belirterek, “Timur Soysal, Adem Aslan, Süleyman Aslan gibi isimleri tanımıyorum. Kendileriyle herhangi bir ticari ya da kişisel ilişkim olmadı” dedi.
Dosyada yer alan çeklerle ilgili bilgisinin bulunmadığını ifade eden Şahan, ilgili süreçlerin görev alanında olmadığını söyledi.
Bir hastane projesine ilişkin bağış iddialarıyla ilgili ise, “Belediyeye yapılan bağışlar resmi ve şeffaf şekilde gerçekleşmiştir. İddia edilen elden para verilmesi gibi bir durumla ilgili bilgim yoktur. Bu tür işlemler benim görev ve yetki alanımın dışındadır” ifadelerini kullandı.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

