Taner Kazanoğlu
Köşe Yazarı
Taner Kazanoğlu
 

Cemil Tugay’ın İzmir’e Vedası Ne Zaman? Bir Kentin Neşterlenen Hafızası ve Hesap Sorma Vakti!

Yerel seçimlerin ardından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturan Cemil Tugay, “değişim” söylemiyle kamuoyunda önemli bir beklenti oluşturmuştu. Yeni bir idarenin kendi çalışma ekibini kurması elbette doğal ve demokratik bir haktır. Ancak bugün İzmir’de tanıklık ettiğimiz tablo bir "değişim" değil; kurumsal istikrarın, liyakatin ve kentin hafızasının pervasızca yok edildiği bir yönetim krizidir. Aradan geçen kısa süreye baktığımızda karşımıza çıkan gerçek şudur: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde tam üç farklı genel sekreter görev yapmıştır! Koskoca bir metropolün en üst bürokratik makamı, adeta bir deneme tahtasına çevrilmiştir. Genel sekreter yardımcıları, daire başkanları ve belediye iştiraklerinin üst yönetimindeki o bitmek bilmeyen tasfiye dalgası, bu yönetsel körlüğün en somut kanıtıdır. Buradaki asıl çarpıklık ve kamu vicdanını yaralayan durum ise uzmanlığa karşı sergilenen o kibirli kayıtsızlıktır. Kent yönetimi; imar hukukundan altyapıya, ulaşımdan bütçe planlamasına kadar çok disiplinli bir uzmanlık gerektirir. Tıp eğitimi ve cerrahi uzmanlık elbette çok saygındır; ancak tıp literatüründeki başarılar, İzmir gibi devasa bir organizasyonun çarklarını döndürmeye yetmez. Bugün, yıllarını kamu yönetimine vermiş, bu kente değer katmak için proje üreten liyakatli kadrolar, uzmanlık alanıyla tamamen alakasız bir idari anlayışın, adeta bir estetik doktorunun neşter darbeleriyle bir gecede saf dışı bırakılmaktadır. Cemil Tugay’ın şehrin kurumsal hafızasına vurduğu bu neşter, arkasında telafisi imkansız yaralar bırakmaktadır. Bürokrasideki bu pervasız tasfiyelerin ve hafıza kırımının arkasındaki asıl motivasyon ise ne yazık ki derin bir "Tunç Soyer kompleksi"dir. Kendinden önceki dönemin vizyonunun, projelerinin ve kente kazandırdığı değerlerin gölgesinde kalma korkusu, Cemil Tugay’ı rasyonel bir belediyecilikten uzaklaştırıp tamamen bir "iz silme" histerisine sürüklemiştir. Sırf geçmiş dönemi hatırlatıyor diye nitelikli kadroları harcamak, kompleksten beslenen bir yönetim zafiyetinin açık ilanıdır. Ancak İzmir’in karşı karşıya olduğu bu yönetsel felaket, sadece bürokratik bir acemilik veya selefine duyulan bir hazımsızlıktan ibaret değildir. Karşımızdaki tablo, bizzat belediye başkanının geçmişten bugüne taşıdığı kronik istikrarsızlıkların, siyasi savrulmaların ve güvenilirlik krizinin bir yansımasıdır. Kendi yol arkadaşlarını ihbar etmekten çekinmeyen, adeta bir "muhbir" sıfatıyla siyasi ikbal arayan bir anlayışın, bugün koskoca bir şehri doğru yönetmesini beklemek saflıktır. Dahası, üyesi olduğu ve kendisini var eden partisinin eski genel başkanının hiçbir talebi, baskısı veya talimatı olmamasına rağmen, tamamen kendi kişisel ajandası ve inisiyatifiyle hareket ederek sergilediği o fevri duruş, İzmir’in siyasi tarihindeki en büyük kırılmalardan birine yol açmıştır. Yıllardır Cumhuriyet Halk Partisi’nin kalesi olan İzmir'i, sırf kendi ihtirasları uğruna bu çizginin dışına iten, kurumsal yapıya ve parti aidiyetine darbe vuran bu yaklaşım, sadece kente değil, bu şehrin seçmenine ve iradesine de açık bir ihanettir. Üstelik bu savrulma sadece siyasi kulislerle de sınırlı kalmamış, doğrudan meydanlara ve işçinin alın terine kadar uzanmıştır. Kendisini "sosyal demokrat" olarak tanımlayan bir partinin belediye başkanı olmasına rağmen, işçinin en anayasal, en meşru hak arama mücadelesi olan grev karşısında takındığı tavır, tarihe kara bir leke olarak geçmiştir. Emeğin, sol değerlerin ve dayanışmanın kalesi olan bir şehirde açıkça "grev kırıcılığına" soyunmak, işçinin ekmeğiyle ve sendikal haklarıyla oynamak, Cemil Tugay yönetiminin ideolojik ve ahlaki olarak ne denli çürüdüğünün en net belgesidir. Sol maskesi altında, emekten yana olan kentin ruhuna bu darbeyi vurmak kimsenin haddi değildir. Bugün gelinen noktada yalnızca isimler değişmiyor; karar alma mekanizmaları, kurumsal ilişkiler ve yönetim kültürü de sürekli sakatlanıyor. Bunun doğal sonucu olarak hem çalışanlar hem de kamuoyu açısından büyük bir belirsizlik ve güvensizlik oluşuyor. Genel idarenin ve parti mekanizmalarının bu pervasız kadro kıyımlarına, emek düşmanı politikalara ve "ben yaptım oldu"cu yönetim tarzına sessiz kalması da yaşanan krizi derinleştiriyor. Peki, Cemil Tugay’ın bürokrasiyi deneme tahtasına çeviren, kurumsal hafızayı yok eden ve siyasi geçmişi soru işaretleriyle dolu bu fevri yönetim anlayışına karşı İzmir halkının eli kolu bağlı mı kalacak? Seçmen, sandıkta verdiği yetkinin beş yıl boyunca hoyratça ezilmesini sadece izlemekle mi yetinecek? Tam da bu noktada, belki de artık Türkiye’nin yerel yönetim sisteminde yeni bir mekanizmayı tartışma zamanı gelmiştir: Belediye başkanlarının geri çağrılması (recall) hakkı. Bugün vatandaşlar belediye başkanlarını beş yıllığına seçiyor. Ancak seçimden sonra bu tür yönetsel krizler ve memnuniyetsizlikler oluştuğunda, ortada hukuki bir suç söz konusu olmadığı sürece sandığı beklemekten başka bir seçenek bulunmuyor. Oysa dünyanın bazı gelişmiş demokrasilerinde, belirli ve sıkı şartlar altında seçmenler yeterli sayıda imza toplayarak belediye başkanının görevine devam edip etmeyeceğini yeniden halkın kararına sunabiliyor. Eğer böyle bir sistemimiz olsaydı; Cemil Tugay koltuğuna oturur oturmaz "beş yıl boyunca buranın tek hakimi benim" kibriyle hareket edemez, kişisel kompleksleri uğruna şehrin hafızasını neşterleyemez, işçinin hakkını çiğneyemezdi. Attığı her fevri adımda, yaptığı her haksız tasfiyede halkın geri çağırma mekanizmasını işletebileceğini bilen bir yönetici, şeffaflığa ve ortak akla sığınmak zorunda kalırdı. Elbette böyle bir mekanizma, siyasi istikrarsızlığa meydan vermeyecek ve kötüye kullanılmayacak sıkı hukuki güvencelerle tasarlanmalıdır. Ama en azından bu konunun açık biçimde tartışılması bile yerel demokrasinin güçlenmesine, yöneticilerin hizaya gelmesine katkı sağlayacaktır. Demokrasinin özü sadece seçmek değil, gerektiğinde hesap sorabilmektir. Vatandaşın iradesi beş yılda bir sandığa sıkışmamalıdır. İzmir’in bugün ihtiyaç duyduğu şey Cemil Tugay’ın keyfi kararları, emek karşıtı hamleleri ve kişisel hırsları değildir; şeffaflık, liyakat ve seçmene karşı hesap verebilirliği zorunlu kılan istikrarlı bir sistem mimarisidir. Siyasette ve hayatta insan için en kötüsü, üzerine yakışan iftiradır. Bugün İzmir sokaklarında bu yönetimin "iktidar partisine geçti geçiyor" spekülasyonlarının bu denli rahat konuşulabilmesi bile, Cemil Tugay’ın kamuoyunda bıraktığı güven kredisinin tamamen tükendiğinin açık kanıtıdır. Geçmişteki siyasi savrulmalar, yol arkadaşlarına sırt çevirmeler ve kronik istikrarsızlıklar öyle bir tablo yaratmıştır ki, bu iddialar İzmir seçmeninin gözünde artık şaşırtıcı bir fısıltı değil, "yaparsa şaşırmam" dedirten acı bir yakıştırmaya dönüşmüştür. Gelinen bu noktada, kurumsal hafızası yok edilen, liyakatli kadroları harcanan İzmir için Cemil Tugay’ın başkanlığının bittiği gün, eninde sonunda kentin prangalarından kurtulduğu yeni bir kurtuluş günü olarak tarihe geçecektir.
Ekleme Tarihi: 04 Temmuz 2026 -Cumartesi
Taner Kazanoğlu

Cemil Tugay’ın İzmir’e Vedası Ne Zaman? Bir Kentin Neşterlenen Hafızası ve Hesap Sorma Vakti!

Yerel seçimlerin ardından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturan Cemil Tugay, “değişim” söylemiyle kamuoyunda önemli bir beklenti oluşturmuştu. Yeni bir idarenin kendi çalışma ekibini kurması elbette doğal ve demokratik bir haktır. Ancak bugün İzmir’de tanıklık ettiğimiz tablo bir "değişim" değil; kurumsal istikrarın, liyakatin ve kentin hafızasının pervasızca yok edildiği bir yönetim krizidir.

Aradan geçen kısa süreye baktığımızda karşımıza çıkan gerçek şudur: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde tam üç farklı genel sekreter görev yapmıştır! Koskoca bir metropolün en üst bürokratik makamı, adeta bir deneme tahtasına çevrilmiştir. Genel sekreter yardımcıları, daire başkanları ve belediye iştiraklerinin üst yönetimindeki o bitmek bilmeyen tasfiye dalgası, bu yönetsel körlüğün en somut kanıtıdır.

Buradaki asıl çarpıklık ve kamu vicdanını yaralayan durum ise uzmanlığa karşı sergilenen o kibirli kayıtsızlıktır. Kent yönetimi; imar hukukundan altyapıya, ulaşımdan bütçe planlamasına kadar çok disiplinli bir uzmanlık gerektirir. Tıp eğitimi ve cerrahi uzmanlık elbette çok saygındır; ancak tıp literatüründeki başarılar, İzmir gibi devasa bir organizasyonun çarklarını döndürmeye yetmez. Bugün, yıllarını kamu yönetimine vermiş, bu kente değer katmak için proje üreten liyakatli kadrolar, uzmanlık alanıyla tamamen alakasız bir idari anlayışın, adeta bir estetik doktorunun neşter darbeleriyle bir gecede saf dışı bırakılmaktadır. Cemil Tugay’ın şehrin kurumsal hafızasına vurduğu bu neşter, arkasında telafisi imkansız yaralar bırakmaktadır.

Bürokrasideki bu pervasız tasfiyelerin ve hafıza kırımının arkasındaki asıl motivasyon ise ne yazık ki derin bir "Tunç Soyer kompleksi"dir. Kendinden önceki dönemin vizyonunun, projelerinin ve kente kazandırdığı değerlerin gölgesinde kalma korkusu, Cemil Tugay’ı rasyonel bir belediyecilikten uzaklaştırıp tamamen bir "iz silme" histerisine sürüklemiştir. Sırf geçmiş dönemi hatırlatıyor diye nitelikli kadroları harcamak, kompleksten beslenen bir yönetim zafiyetinin açık ilanıdır.

Ancak İzmir’in karşı karşıya olduğu bu yönetsel felaket, sadece bürokratik bir acemilik veya selefine duyulan bir hazımsızlıktan ibaret değildir. Karşımızdaki tablo, bizzat belediye başkanının geçmişten bugüne taşıdığı kronik istikrarsızlıkların, siyasi savrulmaların ve güvenilirlik krizinin bir yansımasıdır. Kendi yol arkadaşlarını ihbar etmekten çekinmeyen, adeta bir "muhbir" sıfatıyla siyasi ikbal arayan bir anlayışın, bugün koskoca bir şehri doğru yönetmesini beklemek saflıktır.

Dahası, üyesi olduğu ve kendisini var eden partisinin eski genel başkanının hiçbir talebi, baskısı veya talimatı olmamasına rağmen, tamamen kendi kişisel ajandası ve inisiyatifiyle hareket ederek sergilediği o fevri duruş, İzmir’in siyasi tarihindeki en büyük kırılmalardan birine yol açmıştır. Yıllardır Cumhuriyet Halk Partisi’nin kalesi olan İzmir'i, sırf kendi ihtirasları uğruna bu çizginin dışına iten, kurumsal yapıya ve parti aidiyetine darbe vuran bu yaklaşım, sadece kente değil, bu şehrin seçmenine ve iradesine de açık bir ihanettir.

Üstelik bu savrulma sadece siyasi kulislerle de sınırlı kalmamış, doğrudan meydanlara ve işçinin alın terine kadar uzanmıştır. Kendisini "sosyal demokrat" olarak tanımlayan bir partinin belediye başkanı olmasına rağmen, işçinin en anayasal, en meşru hak arama mücadelesi olan grev karşısında takındığı tavır, tarihe kara bir leke olarak geçmiştir. Emeğin, sol değerlerin ve dayanışmanın kalesi olan bir şehirde açıkça "grev kırıcılığına" soyunmak, işçinin ekmeğiyle ve sendikal haklarıyla oynamak, Cemil Tugay yönetiminin ideolojik ve ahlaki olarak ne denli çürüdüğünün en net belgesidir. Sol maskesi altında, emekten yana olan kentin ruhuna bu darbeyi vurmak kimsenin haddi değildir.

Bugün gelinen noktada yalnızca isimler değişmiyor; karar alma mekanizmaları, kurumsal ilişkiler ve yönetim kültürü de sürekli sakatlanıyor. Bunun doğal sonucu olarak hem çalışanlar hem de kamuoyu açısından büyük bir belirsizlik ve güvensizlik oluşuyor. Genel idarenin ve parti mekanizmalarının bu pervasız kadro kıyımlarına, emek düşmanı politikalara ve "ben yaptım oldu"cu yönetim tarzına sessiz kalması da yaşanan krizi derinleştiriyor.

Peki, Cemil Tugay’ın bürokrasiyi deneme tahtasına çeviren, kurumsal hafızayı yok eden ve siyasi geçmişi soru işaretleriyle dolu bu fevri yönetim anlayışına karşı İzmir halkının eli kolu bağlı mı kalacak? Seçmen, sandıkta verdiği yetkinin beş yıl boyunca hoyratça ezilmesini sadece izlemekle mi yetinecek?

Tam da bu noktada, belki de artık Türkiye’nin yerel yönetim sisteminde yeni bir mekanizmayı tartışma zamanı gelmiştir: Belediye başkanlarının geri çağrılması (recall) hakkı.

Bugün vatandaşlar belediye başkanlarını beş yıllığına seçiyor. Ancak seçimden sonra bu tür yönetsel krizler ve memnuniyetsizlikler oluştuğunda, ortada hukuki bir suç söz konusu olmadığı sürece sandığı beklemekten başka bir seçenek bulunmuyor. Oysa dünyanın bazı gelişmiş demokrasilerinde, belirli ve sıkı şartlar altında seçmenler yeterli sayıda imza toplayarak belediye başkanının görevine devam edip etmeyeceğini yeniden halkın kararına sunabiliyor.

Eğer böyle bir sistemimiz olsaydı; Cemil Tugay koltuğuna oturur oturmaz "beş yıl boyunca buranın tek hakimi benim" kibriyle hareket edemez, kişisel kompleksleri uğruna şehrin hafızasını neşterleyemez, işçinin hakkını çiğneyemezdi. Attığı her fevri adımda, yaptığı her haksız tasfiyede halkın geri çağırma mekanizmasını işletebileceğini bilen bir yönetici, şeffaflığa ve ortak akla sığınmak zorunda kalırdı.

Elbette böyle bir mekanizma, siyasi istikrarsızlığa meydan vermeyecek ve kötüye kullanılmayacak sıkı hukuki güvencelerle tasarlanmalıdır. Ama en azından bu konunun açık biçimde tartışılması bile yerel demokrasinin güçlenmesine, yöneticilerin hizaya gelmesine katkı sağlayacaktır. Demokrasinin özü sadece seçmek değil, gerektiğinde hesap sorabilmektir. Vatandaşın iradesi beş yılda bir sandığa sıkışmamalıdır. İzmir’in bugün ihtiyaç duyduğu şey Cemil Tugay’ın keyfi kararları, emek karşıtı hamleleri ve kişisel hırsları değildir; şeffaflık, liyakat ve seçmene karşı hesap verebilirliği zorunlu kılan istikrarlı bir sistem mimarisidir.

Siyasette ve hayatta insan için en kötüsü, üzerine yakışan iftiradır. Bugün İzmir sokaklarında bu yönetimin "iktidar partisine geçti geçiyor" spekülasyonlarının bu denli rahat konuşulabilmesi bile, Cemil Tugay’ın kamuoyunda bıraktığı güven kredisinin tamamen tükendiğinin açık kanıtıdır. Geçmişteki siyasi savrulmalar, yol arkadaşlarına sırt çevirmeler ve kronik istikrarsızlıklar öyle bir tablo yaratmıştır ki, bu iddialar İzmir seçmeninin gözünde artık şaşırtıcı bir fısıltı değil, "yaparsa şaşırmam" dedirten acı bir yakıştırmaya dönüşmüştür. Gelinen bu noktada, kurumsal hafızası yok edilen, liyakatli kadroları harcanan İzmir için Cemil Tugay’ın başkanlığının bittiği gün, eninde sonunda kentin prangalarından kurtulduğu yeni bir kurtuluş günü olarak tarihe geçecektir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yurt-haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.