Taner Kazanoğlu
Köşe Yazarı
Taner Kazanoğlu
 

Siyasetin Eril Kuşatması ve Vitrindeki Kadın Trajedisi

Türk siyaseti, uzun zamandır fikirlerin, projelerin ve liyakatin yarıştığı bir mecra olmaktan çıkıp, güç odaklarının oligarşik köşe kapmaca oyununa dönüştü. Ancak bu kirli güç savaşının faturası, her dönemde olduğu gibi bugün de en ağır şekilde yine kadınlara kesiliyor. Son dönemde kurultay delegeliği, belediye başkan adaylığı ve parti içi basamakları tırmanma süreçlerinde yaşananlar, siyasetimizin ahlaki olarak ne kadar derin bir çürümeyle karşı karşıya olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Özkan Yalım ve özellikle Muhittin Böcek gibi isimler ekseninde gündeme gelen iddialar, işin içine aile içi ilişkilerin, mahrem videoların sızdırılmasının ve iktidar-muhalefet dengelerindeki kirli aparatların girmesi, konunun artık bir "tüzük" ya da "kota" meselesi değil, sözün bittiği yer olan bir siyasi ahlak ve insan hakları krizi olduğunu kanıtlıyor. Yıllardır meydanlarda, kapı önlerinde, broşür dağıtımlarında siyasetin en ağır yükünü omuzlayan kadınlar, karar mekanizmalarına yaklaşmaya çalıştıklarında duvar gibi örülmüş bir eril feodalizmle karşılaşıyorlar. Siyasi partilerin tüzüklerine gururla yazdıkları o cinsiyet kotaları, bugünün konjonktüründe liyakati ödüllendiren bir mekanizma değil; ne yazık ki kadınları nesneleştiren, güç sahiplerinin elinde birer delege hesabına dönüştüren makyaj malzemelerinden ibaret kalıyor. Kadın, siyasetin kurucu aklı ve asil bir öznesi yapılmak yerine; genel merkez koridorlarını tutmuş birkaç erkeğin iki dudağı arasındaki asimetriye ve sızdırma kasetlerin, şantajların, mahrem hayat üzerinden yürütülen operasyonların malzemesi olmaya mahkum bırakılıyor. İktidarın veya parti içi kliklerin, kişilerin en mahrem alanlarını, aile içi dinamiklerini siyasi birer infaz enstrümanı olarak kullanması, haysiyet cellatlığının zirvesidir. Bir kadının hayatı, namusu ve psikolojisi, erkek egemen siyasetin birbirini vurmak için kullandığı bir "cephane" haline getirildiğinde siyaset üretilemez hale gelir. Bu durum, gece gündüz demeden memleket sevdasıyla, tertemiz hislerle sahada koşturan binlerce idealist kadının emeğinin üzerine haksız ve ağır bir gölge düşürüyor. Bugün dürüstçe siyaset yapmak isteyen her kadın, bu kirli ekosistemin yarattığı algı yüzünden haksız bir zanla ve bel altı vuruşların hedefi olma korkusuyla mücadele etmek zorunda kalıyor. Nitelikli, birikimli kadınlar bu çirkin dedikodu, kaset ve şantaj kazanından ürkerek geri çekildikçe de meydan yine o eril oligarşiye kalıyor. Daha da vahimi, kendisini "sosyal demokrat", "ilerici" ve "eşitlikçi" olarak tanımlayan yapıların veya genel olarak siyasi kurumların, bu tür ağır ahlaki operasyonlar ve nüfuz istismarları karşısında takındığı refleksif korumacılıktır. "Parti yıpranmasın", "aman kongre süreci zarar görmesin", "seçim elden gitmesin" refleksleriyle vahim iddiaların üstünü örtmek veya sessiz kalmak, failleri siyaseten beslemeye devam ederken mağdur olan kadınları yalnızlığa gömmektir. Kurumsal temizlik, tüzükteki maddeleri değiştirmekle değil; ucu kime dokunursa dokunsun, kendi içindeki çürümüş nüfuz odaklarını ve bu bel altı siyaset tarzını acımasızca tasfiye edebilecek bağımsız etik kurulları çalıştırmakla başlar. Nitekim bu kurumsal çürümenin en bariz ve acı örneği, bizzat CHP Kadın Kolları Genel Başkanı’nın, adı bu tür vahim iddialarla anılan Özkan Yalım’a yönelik yayımladığı kurumsal destek mesajıyla tescillenmiştir. Asli görevi parti içindeki kadınların haklarını, hukukunu ve güvenliğini eril güce karşı korumak olan bir mekanizmanın, ibreyi gücü elinde bulunduran faile çevirmesi, kelimenin tam anlamıyla tuzun koktuğu yerdir. Bu kurumsal biat, örgütteki tüm kadınlara "Başınıza bir şey gelirse sessiz kalın, çünkü sistem sizin değil, gücün yanında duracaktır" mesajını fısıldamaktadır. Kürsülerde büyük cümlelerle kadın haklarını savunanların, kendi içlerindeki kirlilik karşısında takındıkları bu ikiyüzlü ve hiyerarşik refleks, savunulan tüm değerleri bir gecede yerle bir etmektedir. Elbette bu çirkin kuşatmayı yarma noktasında en büyük görev yine kadınlara düşmektedir. Kadınlar, erkek egemen siyasetin kendilerine biçtiği "uysal vitrin malzemesi" rolünü elinin tersiyle itmek zorundadır. Siyaset koridorlarında var olabilmek adına erkekleşen, genel merkezin ve bağlı olduğu kliğin hatırı için başka bir kadının haysiyet cellatlığına sessiz kalan ya da faillere kurumsal kalkan olan her kadın, bu kirli çarkın dönmesine su taşımaktadır. Çözüm; parti içi aidiyetleri ve siyasi ikbal hesaplarını bir kenara bırakıp, kadının mahremiyetini, onurunu ve güvenliğini korumak adına tüm kurumsal baskılara karşı tavizsiz, örgütsel bir kadın dayanışması inşa etmektir. Sözün özü; kadını meydanların coşkulu kalabalığı veya tüzüğün zorunlu rakamı olarak gören, ancak arka odalarda onu güç oyunlarının, sızdırma kasetlerin nesnesi haline getiren bu ikiyüzlü siyaset tarzı iflas etmiştir. Kamu yönetiminde ve parti içinde mutlak manada liyakat ilkesi hakim kılınmadığı, güç tekelleri kırılmadığı ve kadının mahremiyetini siyasi silah olarak kullanan her türlü odağa karşı "sıfır tolerans" gösterilmediği sürece, dillerden düşmeyen "demokrasi" ve "değişim" iddiaları vitrin makyajından öteye geçmeyecektir. Kadınlar bu kirli oyunun nesnesi olmayı reddedip, masaya liyakat ve ahlakın asil öznesi olarak yumruğunu vurduğunda, Türk siyasetindeki bu lağım kokusu ancak o zaman dağılacaktır. Topluma ahlak vaat edenlerin, önce kendi kapılarının önünü aynı ahlakla temizlemesi şarttır.
Ekleme Tarihi: 30 Mayıs 2026 -Cumartesi
Taner Kazanoğlu

Siyasetin Eril Kuşatması ve Vitrindeki Kadın Trajedisi

Türk siyaseti, uzun zamandır fikirlerin, projelerin ve liyakatin yarıştığı bir mecra olmaktan çıkıp, güç odaklarının oligarşik köşe kapmaca oyununa dönüştü. Ancak bu kirli güç savaşının faturası, her dönemde olduğu gibi bugün de en ağır şekilde yine kadınlara kesiliyor. Son dönemde kurultay delegeliği, belediye başkan adaylığı ve parti içi basamakları tırmanma süreçlerinde yaşananlar, siyasetimizin ahlaki olarak ne kadar derin bir çürümeyle karşı karşıya olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Özkan Yalım ve özellikle Muhittin Böcek gibi isimler ekseninde gündeme gelen iddialar, işin içine aile içi ilişkilerin, mahrem videoların sızdırılmasının ve iktidar-muhalefet dengelerindeki kirli aparatların girmesi, konunun artık bir "tüzük" ya da "kota" meselesi değil, sözün bittiği yer olan bir siyasi ahlak ve insan hakları krizi olduğunu kanıtlıyor.

Yıllardır meydanlarda, kapı önlerinde, broşür dağıtımlarında siyasetin en ağır yükünü omuzlayan kadınlar, karar mekanizmalarına yaklaşmaya çalıştıklarında duvar gibi örülmüş bir eril feodalizmle karşılaşıyorlar. Siyasi partilerin tüzüklerine gururla yazdıkları o cinsiyet kotaları, bugünün konjonktüründe liyakati ödüllendiren bir mekanizma değil; ne yazık ki kadınları nesneleştiren, güç sahiplerinin elinde birer delege hesabına dönüştüren makyaj malzemelerinden ibaret kalıyor. Kadın, siyasetin kurucu aklı ve asil bir öznesi yapılmak yerine; genel merkez koridorlarını tutmuş birkaç erkeğin iki dudağı arasındaki asimetriye ve sızdırma kasetlerin, şantajların, mahrem hayat üzerinden yürütülen operasyonların malzemesi olmaya mahkum bırakılıyor.

İktidarın veya parti içi kliklerin, kişilerin en mahrem alanlarını, aile içi dinamiklerini siyasi birer infaz enstrümanı olarak kullanması, haysiyet cellatlığının zirvesidir. Bir kadının hayatı, namusu ve psikolojisi, erkek egemen siyasetin birbirini vurmak için kullandığı bir "cephane" haline getirildiğinde siyaset üretilemez hale gelir. Bu durum, gece gündüz demeden memleket sevdasıyla, tertemiz hislerle sahada koşturan binlerce idealist kadının emeğinin üzerine haksız ve ağır bir gölge düşürüyor. Bugün dürüstçe siyaset yapmak isteyen her kadın, bu kirli ekosistemin yarattığı algı yüzünden haksız bir zanla ve bel altı vuruşların hedefi olma korkusuyla mücadele etmek zorunda kalıyor. Nitelikli, birikimli kadınlar bu çirkin dedikodu, kaset ve şantaj kazanından ürkerek geri çekildikçe de meydan yine o eril oligarşiye kalıyor.

Daha da vahimi, kendisini "sosyal demokrat", "ilerici" ve "eşitlikçi" olarak tanımlayan yapıların veya genel olarak siyasi kurumların, bu tür ağır ahlaki operasyonlar ve nüfuz istismarları karşısında takındığı refleksif korumacılıktır. "Parti yıpranmasın", "aman kongre süreci zarar görmesin", "seçim elden gitmesin" refleksleriyle vahim iddiaların üstünü örtmek veya sessiz kalmak, failleri siyaseten beslemeye devam ederken mağdur olan kadınları yalnızlığa gömmektir. Kurumsal temizlik, tüzükteki maddeleri değiştirmekle değil; ucu kime dokunursa dokunsun, kendi içindeki çürümüş nüfuz odaklarını ve bu bel altı siyaset tarzını acımasızca tasfiye edebilecek bağımsız etik kurulları çalıştırmakla başlar.

Nitekim bu kurumsal çürümenin en bariz ve acı örneği, bizzat CHP Kadın Kolları Genel Başkanı’nın, adı bu tür vahim iddialarla anılan Özkan Yalım’a yönelik yayımladığı kurumsal destek mesajıyla tescillenmiştir. Asli görevi parti içindeki kadınların haklarını, hukukunu ve güvenliğini eril güce karşı korumak olan bir mekanizmanın, ibreyi gücü elinde bulunduran faile çevirmesi, kelimenin tam anlamıyla tuzun koktuğu yerdir. Bu kurumsal biat, örgütteki tüm kadınlara "Başınıza bir şey gelirse sessiz kalın, çünkü sistem sizin değil, gücün yanında duracaktır" mesajını fısıldamaktadır. Kürsülerde büyük cümlelerle kadın haklarını savunanların, kendi içlerindeki kirlilik karşısında takındıkları bu ikiyüzlü ve hiyerarşik refleks, savunulan tüm değerleri bir gecede yerle bir etmektedir.

Elbette bu çirkin kuşatmayı yarma noktasında en büyük görev yine kadınlara düşmektedir. Kadınlar, erkek egemen siyasetin kendilerine biçtiği "uysal vitrin malzemesi" rolünü elinin tersiyle itmek zorundadır. Siyaset koridorlarında var olabilmek adına erkekleşen, genel merkezin ve bağlı olduğu kliğin hatırı için başka bir kadının haysiyet cellatlığına sessiz kalan ya da faillere kurumsal kalkan olan her kadın, bu kirli çarkın dönmesine su taşımaktadır. Çözüm; parti içi aidiyetleri ve siyasi ikbal hesaplarını bir kenara bırakıp, kadının mahremiyetini, onurunu ve güvenliğini korumak adına tüm kurumsal baskılara karşı tavizsiz, örgütsel bir kadın dayanışması inşa etmektir.

Sözün özü; kadını meydanların coşkulu kalabalığı veya tüzüğün zorunlu rakamı olarak gören, ancak arka odalarda onu güç oyunlarının, sızdırma kasetlerin nesnesi haline getiren bu ikiyüzlü siyaset tarzı iflas etmiştir. Kamu yönetiminde ve parti içinde mutlak manada liyakat ilkesi hakim kılınmadığı, güç tekelleri kırılmadığı ve kadının mahremiyetini siyasi silah olarak kullanan her türlü odağa karşı "sıfır tolerans" gösterilmediği sürece, dillerden düşmeyen "demokrasi" ve "değişim" iddiaları vitrin makyajından öteye geçmeyecektir. Kadınlar bu kirli oyunun nesnesi olmayı reddedip, masaya liyakat ve ahlakın asil öznesi olarak yumruğunu vurduğunda, Türk siyasetindeki bu lağım kokusu ancak o zaman dağılacaktır. Topluma ahlak vaat edenlerin, önce kendi kapılarının önünü aynı ahlakla temizlemesi şarttır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yurt-haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.