Geçen yazıda "Turizm Baronu"nun Çeşme üzerinden döndürdüğü o sinsi "yerel mutabakat" oyununu, muhalefetin de o esnada nasıl kör bir koltuk kavgasına tutuştuğunu yazmıştım. Bugün resmi biraz daha büyütelim. Çünkü dünyada da Türkiye’de de artık saklanamaz, üzeri örtülemez bir arsızlık ve sıkışmışlık döneminin tam ortasındayız.
Lafı hiç evirip çevirmeye gerek yok: Bu ülkede orta sınıf artık öldü, gömeni yok! Toplum bıçakla kesilmiş gibi ikiye bölündü: Kamu gücünü veya imtiyazları arkasına alıp servetine servet katan bir avuç azınlık ve sadece hayatta kalmaya çalışan milyonlarca fakir. Bunun adı bildiğiniz "Yeni Feodalizm." Yukarıda holding sahipleri, aşağıda maraba gibi çalışan halk!
Ve işin acı tarafı ne biliyor musunuz? Bu feodalizm sadece iktidar eliyle yapılmıyor; kendisini çağdaş, muhalif veya elit olarak tanımlayan birileri de aynı talan çarkının dişlisi olmuş durumda. Al birini, vur ötekine!
"Amatör Spor" Maskeli Kıyı Gettoları
Açın bakın Anayasa’nın amir hükmüne ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na; ne yazıyor orada? “Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır.” Yani ne demek? Sahiller halkındır, babanın malı gibi kapatamazsın demek! Kulağa ne kadar adil geliyor, değil mi?
Peki, gerçek hayatta durum böyle mi? Maalesef hayır. İstanbul’un veya İzmir’in en kupon, en değerli sahil şeritleri on yıllardır yüksek tel örgülerle, turnikelerle ve takım elbiseli özel güvenlik bariyerleriyle halkın erişimine kapatılmış durumda. Karşımıza dikilen bu modern kalelerin kapısında ne yazıyor? "...Deniz Kulübü", "...Yelken İhtisas Kulübü".
Ne zaman bu işgal, bu talan gündeme gelse hemen o sarsılmaz zırhın arkasına sığınırlar: "Biz amatör spora hizmet ediyoruz, şanlı bayrağımızı dalgalandıracak sporcular yetiştiriyoruz!" Evet, hakkını teslim edelim; iyimser bir tahminle birkaç düzine çocuk orada yelken açıyor, tenis raketi sallıyor. Ama madalyonun arkasını çevirdiğimizde karşımıza çıkan tablo hiç de öyle amatör bir ruh taşımıyor. Spor faaliyetleri, o devasa kıyı parsellerinin sadece yüzde 10-15'lik bir alanını kaplarken; geriye kalan yüzde 85’lik aslan payında denize sıfır lüks restoranlar, barlar, yüzme havuzları ve düğün salonları boy gösteriyor. Amatör spor ve gençliği koruma vizyonu; devletten komik bedellerle sahil kapatmak, yer kapmak için kullanılan kullanışlı bir paravandan ibaret!
Girişteki ekonomik duvar ise tam bir facia. 2026 yılı rakamlarına bakın; sadece bu kulüplere üyelik hakkı kazanabilmek (giriş bağışı adı altında) 120.000 TL ile 300.000 TL arasında değişen servetleri gözden çıkarmayı gerektirir. Üstelik paranızın olması da yetmez; içeriden çok kıdemli iki burjuva üyenin referansı ve yönetim kurulunun "sosyal statü süzgecinden" geçmeniz şarttır. Ortalama bir memurun, emeklinin, işçinin veya onun çocuğunun yanından bile geçemeyeceği bu astronomik rakamlar, aslında açık bir gerçeği ilan etmektedir: "Bu sahiller sadece parası ve ayrıcalığı olanlarındır."
İşin en derin çelişkisi ise bu çaktırmadan dönen çarkın doğrudan doğruya vergi veren halkın sırtından fonlanmasıdır. Bu yapılar "dernek" statüsünde oldukları için devasa vergi muafiyetlerinden yararlanırlar. Devlete ya hiç kira ödemezler ya da mülkiyet davaları gölgesinde komik işgaliye bedelleri yatırırlar. Ancak içerideki o lüks restoranları dışarıdaki büyük işletmelere piyasa fiyatından, dudak uçuklatan bedellerle alt kiraya verirler. Kamunun (yani hepimizin) olan bir mülk, bir zümre tarafından kapatılıyor; içeride fahiş bir ticari rant döndürülüyor ve halk kendi malı olan sahilde yürüyemediği gibi bu elitizmin dolaylı sponsoru yapılıyor.
Bir tarafta otel zinciri olan Turizm Baronu kıyıları kapatıyor, diğer tarafta "çağdaş" elitler amatör spor maskesiyle sahile turnike koyuyor. Değişen hiçbir şey yok!
Bakanlık mı Yönetiyorlar, Anonim Şirket mi?
Sistem yukarıdan aşağıya holding mantığıyla dizayn edilmiş durumda. Devleti ve kamu yararını korusun diye o koltuklara oturtulan adamların bizzat o sektörlerin en büyük patronları olması artık kanıksandı. Şaka gibi ama acı bir şaka: Pandeminin göbeğinde, millet can derdiyken, kendi bakanlığına kendi şirketinden dezenfektan satan Ticaret Bakanı gördü bu gözler! Yakalanınca bir de pişkin pişkin "Piyasa fiyatından ucuza verdik" diye savunma yaptılar.
Bugün de farksız. Sağlık Bakanı’nın devasa bir hastane zinciri var. Kamu hastanelerinde randevu bulunamazken, doktorlar istifa edip giderken, özel hastanelerin kasasını dolduran düzenlemeler hep bu çıkar çatışmasının gölgesinde yapılıyor.
Cebindeki son kuruşu bu holdinglere ve elit çarklara kaptıran o hakkı yenen çoğunluk ise muazzam bir hipnozun altında. Vatandaşa "Evet yoksulsun, açsın ama beka mücadelesi veriyoruz, din elden gidiyor, bayrak iniyor" masalını satıyorlar. Önce herkesi fakirlikte eşitleyip devleti sadaka dağıtan bir kuruma çeviriyorlar, sonra vatandaşı yardımlara muhtaç ediyorlar. Vatandaş da hakkı olan zenginliğin kırıntısı kendisine "lütuf" gibi sunulunca celladına teşekkür ediyor.
Adalet mi, Sopalı Dizayn Mekanizması mı?
Tabii bu soygun düzeninin tıkır tıkır işlemesi, kimsenin ses çıkaramaması için muazzam bir korku iklimine ihtiyaç var.
Daha bugün, çok yakın bir arkadaşım savcılığa ifadeye çağrıldı. Adliyeden döndüğünde gözlerindeki o saf korkuya, o "acaba hapse girer miyim?" tedirginliğine bizzat tanık oldum. Sadece fikrini söylediği, haksızlığa ses çıkardığı için zindanla, hapisle tehdit edilen insanlar ülkesi burası.
İşte bu düzenin arkasındaki asıl görünmez güç budur. O holdinglerin rahatça büyümesi, sahillerin "yerel mutabakatlarla" veya "spor kulübü" maskeleriyle halka kapatılması, orta sınıfın ses çıkarmadan erimesi için toplumun üzerinde devasa bir giyotin sallanıyor. Adalet sistemi artık mülkün temeli falan değil; iktidar erkinin en tepesine kurulmuş, toplumu hizaya sokma ve sindirme mekanizmasıdır. İnsanları korkutarak toplumsal bir dizayn yapıyorlar. Amaç çok net: "Biz yukarıda malı götürürken, siz aşağıda kafanızı bile kaldırmayacaksınız."
Günün Sorusu: Devlet mi Vatandaşın, Holdinglerin mi?
Şimdi hepimizin kendine şu can alıcı soruyu sorma vakti geldi: Biz bir devletin vatandaşları mıyız, yoksa devasa bir Anonim Şirketin müşterileri mi?
Eğer bir devletsek; anayasa uygulanır, sahiller halka açılır, hastaneler ticarethane olmaktan çıkar, adalet vatandaşın sığınacağı bir liman olur. Ama eğer bir Anonim Şirketsek; işte o zaman otel zinciri olan turizmi yönetir, "amatör spor" kılıfıyla sahiller parsellenir, savcılar holdinglerin koruması gibi çalışır, halk da kendi ülkesinde birer marabaya dönüşür.
Açık ve net söylüyorum: Bu sistem artık yama tutmaz, makyaj kabul etmez. Bu devranın dönmesi, bu çarkın kırılması için hem Türkiye’de hem dünyada köklü, sarsıcı bir "resetlenmeye" ihtiyaç var. Kamu gücü holdinglerin ve imtiyazlı zümrelerin elinden alınıp yeniden halka verilmek zorunda. Ama bu reset, önce o celladının kılıcını bileyen kitlelerin kafasındaki hipnozun bozulmasıyla, "Biz müşteri değiliz, vatandaşız!" diye haykırmasıyla başlayacak. Yoksa holdingleşen bir devletin ücretsiz köleleri olarak yaşayıp gitmeye mahkûmuz!