Son dönemde yerel yönetimlere yönelik ardı arkası kesilmeyen operasyonlar, kayyum atamaları ve adeta bir sabah rutinine dönen idari tasarruflar, artık yapısal bir kriz olmaktan çıktı; tam anlamıyla "kabak tadı" verdi. Biz de oturduk, bu absürt döngüyü sistem hatalarını en iyi açıklayan Murphy Kanunları’na uyarladık. Ne dedik? “Bir belediyede işlerin tıkır tıkır yürüme ihtimali, operasyon yeme ihtimaliyle ters orantılıdır.” Sosyal medyada paylaştık, güldük, acı acı tebessüm ettik.
Fakat ekranı kapatıp kafamızı kaldırdığımızda, o ironinin arkasındaki o muazzam, o trajik gerçekle yüzleşiyoruz: Bugün dostlarımın, yol arkadaşlarımın, bu ülkenin yetişmiş beyinlerinin yarıdan fazlası "misafir sanatçı" olarak dört duvar arasında, parmaklıklar ardında. İnsanın her sabah bir adliye koridoru randevusuna uyanmaktan yorulduğu, hukukun adeta bir şans oyununa döndüğü bu iklimde, içimizden o çok insani feryat yükseliyor tabii: “Bana müsaade, ben bu simülasyondan istifa edip kaçmak istiyorum!”
Çünkü bu bir fantezi değil, 18 yıllık kesintisiz bir kabus. Bu ülkenin adalet hafızası, Ergenekon kumpaslarıyla başlayan o karanlık tünelden hala çıkamadı. Aynı tezgah, aynı usuller, aynı hınç aynen devam ediyor. Dile kolay; tam 18 yıldır bir ayağım Silivri Cezaevi’nin o soğuk koridorlarında. Eskiden sadece Silivri’nin yollarını aşındırırdık, şimdi bu istikrarlı adaletsizlik haritasına İzmir Kırıklar ve Şakran cezaevleri de eklendi. Değişen hiçbir şey yok; sadece zulmün coğrafyası genişliyor, ziyaretçi listelerimize yeni dostlar ekleniyor. İşte bu yüzden insanın içinden avazı çıktığı kadar isyan etmek geliyor!
Ancak bu gitme arzusu veya isyan, sadece coğrafi bir yer değiştirme isteği değil; bu toprakların en istikrarlı, en hiç şaşmayan o muazzam başarı hikayesine karşı duyulan devasa bir hayal kırıklığı. Nedir o başarı hikayesi? Dünün mazlumlarının, bugünün ezenleri olma konusundaki o müthiş kariyer sıçraması!
Gerçekten takdire şayan bir istikrar... Bu coğrafyada güç, hiçbir zaman adaleti tesis etmek için kullanılmadı ki zaten. Güç dediğin, bu topraklarda sadece kırbacın el değiştirmesine yarayan bir enstrümandır. Gençliğini, mesleğini, ideallerini daha adil bir dünya için harcayan bizler; günün birinde gücü eline alanların, eski zalimlerine fersah fersah tur bindirdiğini, adeta "boynuz kulağı geçer" atasözünü canlı canlı kanıtladığını görünce haklı olarak bir aydınlanma yaşıyoruz.
"Zulme uğrayanlar" koltuğa oturduğu an, sisteme adalet getirmek yerine, eski zalimlerinin gardırop dökümünü yapıp üzerlerine en yakışan modeli seçiyorlar. Dün adalet diye haykıranlar, bugün gücü devralınca o çok şikayet ettikleri cellat cüppesini üstlerine öyle bir yakıştırıyorlar ki, insan şaşıp kalıyor. Hukuk, onların elinde artık bir adalet aracı değil; rakiplerini tasfiye etmek, kendinden olmayanı ezmek için her sabah yeniden kurulan bir giyotin düzeneği. Kusursuz bir ahlaki iflas, muazzam bir omurgasızlık!
Peki, bu vizyoner güç devridaimini izlerken perdeyi tamamen kapatıp gidelim mi? Meydanı bu rövanşist barbarlığa, bu sonradan görme gücün şımarıklığına mı bırakalım?
Asla. Eğer ümit biterse, bu absürt tiyatronun da bir anlamı kalmaz. O yüzden, hani derler ya, mutlaka ümit edeceğiz. Ümit etmek, bu topraklarda saf bir iyimserlik veya polyannacılık değil; gücü eline alınca canavara dönüşen bu arsız sisteme karşı koyulabilecek en sert, en inatçı ve en sarkastik varoluş mücadelesidir.
Tarih, koltuğa oturunca kibirden önünü göremeyenlerin, hukuku silah gibi kullananların zaferleriyle değil; en karanlık dönemde bile o ümit kıvılcımını avucunda saklayıp "Sıra bize de gelecek, bakalım biz nasıl bozulacağız?" ironisine düşmeden yarına taşıyanların direnciyle yön değiştirmiştir. Çünkü bu çiğ, bu hoyrat düzen doğası gereği sürdürülebilir değildir; kendi hırsıyla kendi kuyusunu kazan bir canavardır.
Yorulacağız, dalga geçeceğiz, bu rezilliğin yüzüne her gün tokat gibi gerçekleri çarpacağız ama o ümidi her şeye rağmen bir bayrak gibi taşıyacağız. Hem kendimiz için, hem adaletini savunduğumuz bu toplum için, hem de Silivri'de, Kırıklar'da, Şakran'da bu nobranlığın bitmesini bekleyen o onurlu dostlarımız için. Bu kırbaç devridaimi elbet bir gün son bulacak; ve o gün, o kamçıyı en sert sallayanların değil, her şeye rağmen adaletin fenerini söndürmeyenlerin günü olacak.
Eninde sonunda...