Taner Kazanoğlu
Köşe Yazarı
Taner Kazanoğlu
 

Gülemiyorsak, Tutuklandığımız İçindir!

Türkiye’de toplumsal ve adli iklim, hukuki öngörülebilirliği çoktan aşıp adeta gerçeküstü bir kabare sahnesine dönüştü. Salvador Dalí bugün yaşasa, muhtemelen tuvalini şezlongun kenarına bırakır, "Ben bu kadar sürreal bir kompozisyonu hayal bile edemezdim" diyerek fırçasını çöpe atardı. Kanunun açık hükümlerine, "suçun kanuniliği" gibi temel ilkelere dayanan bir adalet mekanizması yerine; haftalık reytinge, konjonktüre ve savcının o sabahki çay keyfine göre biçim alan bir müdahale biçimiyle karşı karşıyayız. * "Aksesuar" Sözcüğünün Hukuki Yatarı Gazeteci Cüneyt Özdemir’in canlı yayınında tanık olduğumuz o tarihi an, aslında medyanın ve kurumların içine sürüklendiği psikolojik kuşatmanın özeti niteliğindedir. Bennu Gerede hakkındaki o tuhaf gözaltı kararını kamuoyuna aktarırken ağzından tek bir kelime ("vibratör") kaçıran habercinin bir an irkilip duraksaması ve ekrandan partnerine dönerek: "Biz bu kelimeyi diyebiliyor muyuz? Biz de aynı şeyden gözaltına gitmeyelim..." şeklinde refleks vermesi, ardından da alelacele kelimeyi "aksesuar" diye masumlaştırmaya çalışması sadece bir canlı yayın kazası değildir. Yılların habercisini bile "Acaba Türkçe sözlükteki hangi kelimeden tutuklanırız?" kaygısına düşüren bu tablo, Ceza Kanunu’nun değil, belirsizlikten beslenen otosansür rejiminin şaheseridir. Adam haklı! Bu ülkede sabah uyandığınızda neyin müstehcenlik, neyin terör, neyin de "devlet büyüğüne yan bakmak" sayılacağına dair bir harita henüz çizilmedi. * Siyasi Operasyon Ambalajı ve Hırsızın Kabahati Madalyonun diğer yüzünde ise yerel yönetimlerden genel siyasete uzanan ve muhalefetin adeta sığınak yaptığı o muazzam, tıkır tıkır çalışan ezber var: "Siyasi operasyon!" Siyasi iktidarın adli mekanizmaları bir sopa olarak kullanma sabıkasını zaten ezbere biliyoruz. Ancak belediyelerde ihaleler, usulsüzlükler, tuhaf WhatsApp yazışmaları ve saçılan belgeler havalarda uçuşurken; her iddiada şeffaf bir hesap vermek yerine kestirmeden "Bize kumpas kuruyorlar!" zırhına bürünmek de artık kamu vicdanında sökmedi, sökmüyor. Nasreddin Hoca’nın o kadim sorusunu sormak boynumuzun borcudur: Ev sahibi kapıyı ardına kadar açık bırakmış, anahtarı da kapının üzerinde unutmuş olabilir; peki ama kardeşim, hırsızın hiç mi kabahati yoktu? Her usulsüzlüğü "süreç siyasi" ambalajıyla paketleyip sunmak, maalesef içteki çürümeyi örtmeye yetmiyor; sadece muhatabını daha karikatürize hale getiriyor. * Tiyatronun Sonu: Korkunun Yerini Alan Kahkaha Siyasi iktidarın adalet mekanizması üzerinden yürüttüğü bu "müdahale rejimi", sahnede iki cümle kurdu diye komedyen Deniz Göktaş’ı haftalarca hücrede tutacak bir akıl tutulmasına kadar vardı. Tutuklamayı hukuki bir tedbir olmaktan çıkarıp, gözdağı verme aygıtına dönüştürürseniz; komedyeni hapse atıp toplumdan ciddiyet bekleme absürtlüğüne düşersiniz. Fakat burada gözden kaçırılan çok hayati bir sosyolojik kırılma var: Korku eşiği çoktan aşıldı! Bir otorite kendi gücünü ve kararlarını bu derece orantısız, bu derece temelsiz ve mantıksız kıldığında; toplum üzerindeki o heybetli ciddiyeti erir. İnsanlar artık hukuki mantıktan tamamen kopmuş yapılardan korkmaz; aksine onun yarattığı bu trajikomik tabloya kıs kıs gülmeye başlar. Ekrandaki gazeteci tek bir kelimeden irkilsin, muhalefet "operasyon var" diye ağlansın, siyasetçi mahalle baskısıyla uğraşsın... Vatandaş ise köşesine çekilmiş, bu sürreal tiyatroyu izlerken sadece gülümsüyor. Çünkü iyi biliyoruz ki; absürdün tavan yaptığı yerde, sistemlerin en büyük kabusu halkın öfkelenmesi değil, halkın artık o otoriteyle dalga geçmeye başlamasıdır.
Ekleme Tarihi: 04 Ağustos 2026 -Salı
Taner Kazanoğlu

Gülemiyorsak, Tutuklandığımız İçindir!

Türkiye’de toplumsal ve adli iklim, hukuki öngörülebilirliği çoktan aşıp adeta gerçeküstü bir kabare sahnesine dönüştü. Salvador Dalí bugün yaşasa, muhtemelen tuvalini şezlongun kenarına bırakır, "Ben bu kadar sürreal bir kompozisyonu hayal bile edemezdim" diyerek fırçasını çöpe atardı.

Kanunun açık hükümlerine, "suçun kanuniliği" gibi temel ilkelere dayanan bir adalet mekanizması yerine; haftalık reytinge, konjonktüre ve savcının o sabahki çay keyfine göre biçim alan bir müdahale biçimiyle karşı karşıyayız.

*

"Aksesuar" Sözcüğünün Hukuki Yatarı

Gazeteci Cüneyt Özdemir’in canlı yayınında tanık olduğumuz o tarihi an, aslında medyanın ve kurumların içine sürüklendiği psikolojik kuşatmanın özeti niteliğindedir. Bennu Gerede hakkındaki o tuhaf gözaltı kararını kamuoyuna aktarırken ağzından tek bir kelime ("vibratör") kaçıran habercinin bir an irkilip duraksaması ve ekrandan partnerine dönerek:

"Biz bu kelimeyi diyebiliyor muyuz? Biz de aynı şeyden gözaltına gitmeyelim..."

şeklinde refleks vermesi, ardından da alelacele kelimeyi "aksesuar" diye masumlaştırmaya çalışması sadece bir canlı yayın kazası değildir. Yılların habercisini bile "Acaba Türkçe sözlükteki hangi kelimeden tutuklanırız?" kaygısına düşüren bu tablo, Ceza Kanunu’nun değil, belirsizlikten beslenen otosansür rejiminin şaheseridir. Adam haklı! Bu ülkede sabah uyandığınızda neyin müstehcenlik, neyin terör, neyin de "devlet büyüğüne yan bakmak" sayılacağına dair bir harita henüz çizilmedi.

*

Siyasi Operasyon Ambalajı ve Hırsızın Kabahati

Madalyonun diğer yüzünde ise yerel yönetimlerden genel siyasete uzanan ve muhalefetin adeta sığınak yaptığı o muazzam, tıkır tıkır çalışan ezber var: "Siyasi operasyon!"

Siyasi iktidarın adli mekanizmaları bir sopa olarak kullanma sabıkasını zaten ezbere biliyoruz. Ancak belediyelerde ihaleler, usulsüzlükler, tuhaf WhatsApp yazışmaları ve saçılan belgeler havalarda uçuşurken; her iddiada şeffaf bir hesap vermek yerine kestirmeden "Bize kumpas kuruyorlar!" zırhına bürünmek de artık kamu vicdanında sökmedi, sökmüyor.

Nasreddin Hoca’nın o kadim sorusunu sormak boynumuzun borcudur: Ev sahibi kapıyı ardına kadar açık bırakmış, anahtarı da kapının üzerinde unutmuş olabilir; peki ama kardeşim, hırsızın hiç mi kabahati yoktu?

Her usulsüzlüğü "süreç siyasi" ambalajıyla paketleyip sunmak, maalesef içteki çürümeyi örtmeye yetmiyor; sadece muhatabını daha karikatürize hale getiriyor.

*

Tiyatronun Sonu: Korkunun Yerini Alan Kahkaha

Siyasi iktidarın adalet mekanizması üzerinden yürüttüğü bu "müdahale rejimi", sahnede iki cümle kurdu diye komedyen Deniz Göktaş’ı haftalarca hücrede tutacak bir akıl tutulmasına kadar vardı. Tutuklamayı hukuki bir tedbir olmaktan çıkarıp, gözdağı verme aygıtına dönüştürürseniz; komedyeni hapse atıp toplumdan ciddiyet bekleme absürtlüğüne düşersiniz.

Fakat burada gözden kaçırılan çok hayati bir sosyolojik kırılma var: Korku eşiği çoktan aşıldı!

Bir otorite kendi gücünü ve kararlarını bu derece orantısız, bu derece temelsiz ve mantıksız kıldığında; toplum üzerindeki o heybetli ciddiyeti erir. İnsanlar artık hukuki mantıktan tamamen kopmuş yapılardan korkmaz; aksine onun yarattığı bu trajikomik tabloya kıs kıs gülmeye başlar.

Ekrandaki gazeteci tek bir kelimeden irkilsin, muhalefet "operasyon var" diye ağlansın, siyasetçi mahalle baskısıyla uğraşsın... Vatandaş ise köşesine çekilmiş, bu sürreal tiyatroyu izlerken sadece gülümsüyor.

Çünkü iyi biliyoruz ki; absürdün tavan yaptığı yerde, sistemlerin en büyük kabusu halkın öfkelenmesi değil, halkın artık o otoriteyle dalga geçmeye başlamasıdır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yurt-haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.