Taner Kazanoğlu
Köşe Yazarı
Taner Kazanoğlu
 

O BEKLEME SALONUNDAKİ UTANÇ VE BENİM SAHİPSİZ YOL ARKADAŞLARIM

Hafta sonu İzmir’in iki farklı ucundaydım. Şakran’ın o ruhu üşüten soğukluğunu da yaşadım, Buca Kırıklar F Tipi Cezaevi’nin o insanın üzerine çöken bekleme salonundaki bankları da eskittim. Bu satırları yazarken kulaklarımda hâlâ o koridorların demir sesleri, içimde ise o çaresizlik ve yalnızlık hissinin ruhen bıraktığı o ağır yük var. Ben o kapılardan içeri girerken, dışarıda hayatın tüm hızıyla akıp gittiğini biliyordum. Ben oraya; geçmiş dönem İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız Tunç Soyer’i, geçmiş dönem Buca Belediye Başkanımız Erhan Kılıç’ı, Seferihisar Belediye Başkanımız İsmail Yetişkin’i ve sabahtan itibaren Buca Belediyesi’nde beraber meclis üyeliği yaptığım dostlarımı, bürokrat kardeşlerimi ziyarete gittim. Gözlerinin içine baktım. Hepsinde aynı şeyi gördüm: Tutunmaya çalıştıkları bir parça umut ve arkalarından dönen bu düzene, uğradıkları yalnızlığa karşı duydukları o haklı, o devasa kızgınlık! Koltukların Gölgesinde Sadece "Çok Üzgünüm" Diyenler Benim asıl içimi acıtan, canımı yakan ne biliyor musunuz? Belediye başkanı hapisteyken, meclisten hemen yerine vekil seçilen, o zor süreçte başkan yardımcılığı koltuklarına oturan meclis üyesi arkadaşlarımız bugün ne yapıyor? Yüz yüze geldiğimizde ya da konu açıldığında, sorumluluk üstlenmek yerine maalesef sadece o iki kelimeye sığınıyorlar: "Çok üzgünüm..." Keşke sadece "Çok üzgünüm" demekle yetinmesek. Çünkü kuru bir üzüntü beyanı, o demir kapıların arkasındaki dostlarımızın yükünü hafifletmeye yetmiyor. Siyasi ahlak ve yoldaşlık hukuku, o makamların ve koltukların gücünü, içerideki arkadaşlarımızın haklı sesini dışarıya duyurmak, onlara ve ailelerine kalkan olmak için kullanmayı gerektirir. Sadece uzaktan üzülmekle yetinip harekete geçmeyenler, aslında o koltukların konforunda kendi vicdanlarını ve yola çıktıkları değerleri eritiyorlar. Dostluk ve yoldaşlık, iyi günde makamları paylaşmak değil; zor günde o omuz omuza duruşu bozmamaktır. Manşetteki Başkanlar ve Benim Sahipsiz Bürokratlarım Bugün bakıyorum, popüler siyasi figürler için ortalık ayağa kaldırılıyor, eylemler yapılıyor. Spot ışıkları her zaman olduğu gibi yine yukardakilerin üzerine çevriliyor. Başkanlara bir şekilde kamuoyu desteğiyle, siyasi rüzgârla sahip çıkılıyor. Peki ya bu davanın asıl sessiz kurbanları? O başkanların talimatlarını uygulayan, önlerine konan dosyaları memuriyet bilinciyle imzalayan, o sistemin çarkını döndüren bürokratlar, memurlar, belediye çalışanları? Onlar tam anlamıyla sahipsiz! Ne partiler isimlerini anıyor, ne medya arkalarında duruyor, ne de birileri çıkıp haklarını arıyor. Fırtına koptuğunda, arkadaki o sessiz çoğunluk —kendi hâlinde ev geçindirmeye çalışan yol arkadaşlarım— adeta birer dosya numarası gibi yapayalnız bırakılıyor. Kimse geride kalan ailelerini, çocuklarını, darmadağın olan hayatları konuşmuyor. Ama ben konuşacağım! Ben Her Zaman Yol Arkadaşlarımın Yanında Olacağım! Varsın yerelde birileri oturduğu makamın diyetini ödeyenleri unutup sadece "üzülüyormuş" gibi yapsın. Benim kalbim de, duruşum da her zaman o adı anılmayan çalışanların, o sahipsiz bürokratların, o yol arkadaşlarımın yanında olacak. Siyasetin unuttuğu o en temel insani değeri, yani yoldaşlık hukukunu tek başıma kalsam da o cezaevi kapılarında nöbet tutarak savunmaya devam edeceğim. O cezaevi kapısından çıktım, evime döndüm. Şimdi balkonumda oturuyorum, hüzünlü şarkılar çalıyor. Ama o şarkıların melodisine, içeride bıraktığım o gariban bürokratların, o sessiz çalışanların gözlerindeki yalnızlık ve kızgınlık karışıyor. O kızgınlık artık benim de öfkemdir, benim de namus borcumdur. İçerideki tek bir bürokrat, tek bir işçi sahipsiz kalmayana dek bu adaletsizliği, bu vefasızlığı yüzünüze vurmaya devam edeceğim!
Ekleme Tarihi: 13 Temmuz 2026 -Pazartesi
Taner Kazanoğlu

O BEKLEME SALONUNDAKİ UTANÇ VE BENİM SAHİPSİZ YOL ARKADAŞLARIM

Hafta sonu İzmir’in iki farklı ucundaydım. Şakran’ın o ruhu üşüten soğukluğunu da yaşadım, Buca Kırıklar F Tipi Cezaevi’nin o insanın üzerine çöken bekleme salonundaki bankları da eskittim. Bu satırları yazarken kulaklarımda hâlâ o koridorların demir sesleri, içimde ise o çaresizlik ve yalnızlık hissinin ruhen bıraktığı o ağır yük var.

Ben o kapılardan içeri girerken, dışarıda hayatın tüm hızıyla akıp gittiğini biliyordum. Ben oraya; geçmiş dönem İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız Tunç Soyer’i, geçmiş dönem Buca Belediye Başkanımız Erhan Kılıç’ı, Seferihisar Belediye Başkanımız İsmail Yetişkin’i ve sabahtan itibaren Buca Belediyesi’nde beraber meclis üyeliği yaptığım dostlarımı, bürokrat kardeşlerimi ziyarete gittim. Gözlerinin içine baktım. Hepsinde aynı şeyi gördüm: Tutunmaya çalıştıkları bir parça umut ve arkalarından dönen bu düzene, uğradıkları yalnızlığa karşı duydukları o haklı, o devasa kızgınlık!

Koltukların Gölgesinde Sadece "Çok Üzgünüm" Diyenler

Benim asıl içimi acıtan, canımı yakan ne biliyor musunuz?

Belediye başkanı hapisteyken, meclisten hemen yerine vekil seçilen, o zor süreçte başkan yardımcılığı koltuklarına oturan meclis üyesi arkadaşlarımız bugün ne yapıyor? Yüz yüze geldiğimizde ya da konu açıldığında, sorumluluk üstlenmek yerine maalesef sadece o iki kelimeye sığınıyorlar: "Çok üzgünüm..."

Keşke sadece "Çok üzgünüm" demekle yetinmesek. Çünkü kuru bir üzüntü beyanı, o demir kapıların arkasındaki dostlarımızın yükünü hafifletmeye yetmiyor. Siyasi ahlak ve yoldaşlık hukuku, o makamların ve koltukların gücünü, içerideki arkadaşlarımızın haklı sesini dışarıya duyurmak, onlara ve ailelerine kalkan olmak için kullanmayı gerektirir. Sadece uzaktan üzülmekle yetinip harekete geçmeyenler, aslında o koltukların konforunda kendi vicdanlarını ve yola çıktıkları değerleri eritiyorlar. Dostluk ve yoldaşlık, iyi günde makamları paylaşmak değil; zor günde o omuz omuza duruşu bozmamaktır.

Manşetteki Başkanlar ve Benim Sahipsiz Bürokratlarım

Bugün bakıyorum, popüler siyasi figürler için ortalık ayağa kaldırılıyor, eylemler yapılıyor. Spot ışıkları her zaman olduğu gibi yine yukardakilerin üzerine çevriliyor. Başkanlara bir şekilde kamuoyu desteğiyle, siyasi rüzgârla sahip çıkılıyor.

Peki ya bu davanın asıl sessiz kurbanları? O başkanların talimatlarını uygulayan, önlerine konan dosyaları memuriyet bilinciyle imzalayan, o sistemin çarkını döndüren bürokratlar, memurlar, belediye çalışanları?

Onlar tam anlamıyla sahipsiz!

Ne partiler isimlerini anıyor, ne medya arkalarında duruyor, ne de birileri çıkıp haklarını arıyor. Fırtına koptuğunda, arkadaki o sessiz çoğunluk —kendi hâlinde ev geçindirmeye çalışan yol arkadaşlarım— adeta birer dosya numarası gibi yapayalnız bırakılıyor. Kimse geride kalan ailelerini, çocuklarını, darmadağın olan hayatları konuşmuyor. Ama ben konuşacağım!

Ben Her Zaman Yol Arkadaşlarımın Yanında Olacağım!

Varsın yerelde birileri oturduğu makamın diyetini ödeyenleri unutup sadece "üzülüyormuş" gibi yapsın. Benim kalbim de, duruşum da her zaman o adı anılmayan çalışanların, o sahipsiz bürokratların, o yol arkadaşlarımın yanında olacak. Siyasetin unuttuğu o en temel insani değeri, yani yoldaşlık hukukunu tek başıma kalsam da o cezaevi kapılarında nöbet tutarak savunmaya devam edeceğim.

O cezaevi kapısından çıktım, evime döndüm. Şimdi balkonumda oturuyorum, hüzünlü şarkılar çalıyor. Ama o şarkıların melodisine, içeride bıraktığım o gariban bürokratların, o sessiz çalışanların gözlerindeki yalnızlık ve kızgınlık karışıyor. O kızgınlık artık benim de öfkemdir, benim de namus borcumdur. İçerideki tek bir bürokrat, tek bir işçi sahipsiz kalmayana dek bu adaletsizliği, bu vefasızlığı yüzünüze vurmaya devam edeceğim!

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yurt-haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.