Demokrasiyi sandıktan ibaret sanan naif zihniyetler için son dönemin siyasi panoraması tam bir soğuk duş etkisi yarattı. Zira gördük ki; milyonların sandıkta tecelli eden iradesi, meclis koridorlarındaki iki gizli oylama, birkaç koltuk pazarlığı ve basiretsiz aday listeleri arasında buharlaşıp gidebiliyormuş.
Üsküdar’dan Menderes’e, Beykoz’dan Foça’ya ve Anadolu’nun irili ufaklı beldelerine kadar uzanan tablo, siyasette "kazanırken kaybetmenin" ve dahası "kendi eliyle kaybetmenin" ibretlik vesikasıdır.
İktidarın, meclis aritmetiklerini ve idari süreçleri sınırlarına kadar zorlayarak koltukları devralması bir siyasi mühendislik olarak okunabilir. Ancak buradaki asıl trajedi, iktidarın maharetinden ziyade muhalefetin basiretsizliğidir. CHP ve Yeni Parti’nin aday belirleme süreçlerindeki öngörüsüzlüğü, "oy alsın da kim olursa olsun" mantığıyla hazırlanan meclis üyesi listeleri ve kriz anlarındaki koordinasyonsuzluğu sandıkta kazanılan tarihi zaferleri masada iktidara ikram etti.
Menderes ve Foça’da yaşananlar siyaset literatürüne girecek nitelikte: Meclis çoğunluğu elindeyken birbirinin ayağına çelme takan, "benim adayım olsun" inadıyla gücü bölen ve nihayetinde seçimi rakibe teslim ettikten sonra "Sıfır fire verdik" açıklaması yapıp erteleyen bir anlayış... Ertesi gün kendi meclis üyesinin karşı tarafın zafer halayına katıldığını görmek ise faturanın sadece organizasyonel değil, ahlaki bir çöküş olduğunu da tescilledi.
Muhalefet cephesindeki bu sığlık bir yana; meclis üyelerine yönelik tutuklamalar, soruşturmalar ve adli süreçler üzerinden meclis aritmetiğini bir gecede değiştirip belediye kapma sevdasına düşenlere de bir çift sözümüz var.
Gözaltılar ve tutuklamalar gölgesinde el değiştiren sandalye oyunlarıyla kağıt üzerinde koltukları devralıyor, zafer şarkıları söylüyorsunuz; eyvallah. Ancak toplum vicdanında açılan yara ve geride bırakılan bu siyasi enkaz o kadar ağır ki; ortadaki tablo tam anlamıyla bir Pirus Zaferidir. Sandıkta kazanılamayan çoğunluğu adliye ve meclis koridorlarındaki hamlelerle devralmak, kamu yararını ve hukuk ilkelerini hiçe sayarak elde edilen idari güç kimseye ebedi bir zırh sağlamaz.
Daha da önemlisi, bu hırs iktidara gönül vermiş kendi tabanındaki adalet duygusunu da paramparça ediyor. Sandıkta kendi iradesinin adliye ve meclis koridorlarında baypas edildiğini gören vicdan sahibi seçmen, bugün açıkça "Bu kadarına da değmezdi" diyerek yüzünü çeviriyor. Şunun şurasında 2 - 2,5 yıl sonra sandık yeniden kurulacak. Bugün üç-beş belediye koltuğu için bunca nefret tohumunu ekmeye, kendi seçmeninin bile güvenini kaybetmeye gerçekten değdi mi?
Siyaset tarihi, "nasıl olsa güç bizde" diyerek hukukun dışına çıkanların, halkın menfaatini masa başı hesaplara kurban edenlerin ibretlik hikayeleriyle doludur. Unutulmamalıdır ki; devran her zaman döner. Bugün hukukun esnetilmesiyle, meclis ayak oyunlarıyla oturanlar; yarın adil, bağımsız ve tarafsız bir yargı önünde, halkın yararına aykırı attıkları her adımın, kamu zararına yol açan her kararın hesabını vermek zorunda kalırlar.
Sonuçta bir taraf, kendi basiretsizliğiyle yüzleşmek yerine bahanelerin arkasına saklanıyor; diğer taraf ise meşruiyeti aşınmış koltuklarda geçici bir galibiyetin sarhoşluğunu yaşıyor. Seçmen ise "Benim oyum meclis pazarlıklarında kaç paraya bozduruldu?" sorusuyla baş başa bırakılıyor.
Günün sonunda, bu ayak oyunlarını zafer sananlara sorulması gereken tek bir soru kalıyor:
Tebrikler, zafer sizin. Peki yarın devran dönüp sandık geldiğinde, elinizde savunacak bir yüz ve arkasında duracak bir seçmen kalacak mı?