Taner Kazanoğlu
Köşe Yazarı
Taner Kazanoğlu
 

KORKU BORSASI VE ÇIPLAK GERÇEK

Geçenlerde duruşmadayız… Mesele çetrefilli, salonda gergin bir hava var. Karşı tarafın usul ve erkan tanımaz tavırları karşısında meslektaşım döndü ve o mühür gibi tespiti yaptı: “Mafya ne alır, ne satar bilir misin? Mafya korku alır, korku satar. Sen korkmazsan, ortada ne tüccar kalır ne de mal.” O an durdum. Yıllardır kalın dosya kapakları arasında teorilerle izah etmeye çalıştığımız çıplak hakikat, tek bir cümleyle düşüverdi önümüze. Çünkü mekanizma hep aynıdır. Kaba kuvvet, yüksek duvarlar veya şatolar işin sadece dekor kısmıdır. Tedavüldeki asıl para birimi KORKUDUR. Peki, hukuku rafa kaldıranların, güce tapıp millete tepeden bakanların yaptığı bundan farklı mıdır? Hiç sanmam. Meydanlarda açık baskılar yok belki; ama hukuku muğlaklaştırarak, yargılama sürecinin kendisini bir cezaya dönüştürerek aynı oyunu oynuyorlar. Hakkında somut tek bir iddianame dahi yazılmadan aylardır özgürlüğü elinden alınan dostum Tunç Soyer’in yaşadığı belirsizlik hangi kanuna sığar? Neyse ki dün itibarıyla tahliyesini kucakladığımız, adaletin geç de olsa tecelli ettiği dostum Ali Rıza Akyüz gibi nefes alanlarımız da var… Ancak buradaki asıl amaç sadece o insanları dört duvar arasında tutmak değildir. Asıl hedef, dışarıdakilere gözdağı vermektir. İşte bu, tam anlamıyla bir KORKU PAZARLAMASIDIR. Ve bu pazarlamanın bedelini sadece yargılananlar ödemiyor; hayatımızın en insani anları da o gölgenin altında kalıyor. Şunun şurasında birkaç gün sonra, 13 Eylül’de oğlum Tamercan’ın düğünü var. Bir babanın ömründe görebileceği en gururlu günlerden biri… İnsan istiyor ki, o mutlu tabloda en zor zamanlarda omuz omuza durduğu dostları tam kadro bulunsun. Bir kadeh kalkacaksa, onların da gözlerinin içi gülsün yanımızda. Gönlüm Ali Rıza Bey gibi tüm dostlarımızın o masada yerini alması; fakat içeride kalan her dostun yokluğu, bir babanın en mutlu günündeki sandalyeleri boş bırakarak hukuksuzluğun soğuk yüzünü bir kez daha hatırlatıyor. Ama unuttukları bir şey var: Bu toprakların hamuru, baskıya boyun eğmeyenlerin iradesiyle karma oldu. "Korkunun kaynağı gelecekte yatar. Kim gelecekten kurtulmuşsa, korkacak hiçbir şeyi yoktur." — Milan Kundera Kundera’nın dediği gibi; korku, henüz yaşanmamış olanın belirsizliğinden, geleceğe dair kaygılardan beslenir. Muktedirler de tam olarak bu kaygıyı pazarlar insanlara: "Yarın işini, özgürlüğünü, geleceğini elinden alabiliriz..." Oysa geleceğin bedellerini göze alan, bugünün hakikatine sarılan bir insanı tehdit edecek hiçbir güç yoktur. Bütün bir milletin geleceğinin pamuk ipliğine bağlı olduğu o en karanlık anda, Mehmet Akif de İstiklal Marşı’na tam olarak bu yüzden o tek kelimeyle başladı: KORKMA! O ilk kelime öylesine seçilmedi. Pazarlanmaya çalışılan o illüzyonun daha ilk adımda reddedilmesi gerekiyordu. Çünkü korku satın alınmadığı an, korku tüccarının elindeki bütün silahlar birer kağıttan kaplana dönüşür. 13 Eylül gecesi o masalarda bedenen olamayan dostlarımızın da ruhu ve dik duruşu bizimle olacak. Korku sürdürülebilir bir enerji değildir. Haklı olanın, hukuka inananın ve teslim olmayanların duruşu karşısında hiçbir korku imparatorluğu sonsuza kadar ayakta kalamaz. Çünkü zafer; ne satılan korkuyu satın alanların, ne de o korkudan medet umanlarındır. Zafer; inananların, teslim olmayanların ve direnenlerindir.
Ekleme Tarihi: 04 Eylül 2026 -Cuma
Taner Kazanoğlu

KORKU BORSASI VE ÇIPLAK GERÇEK

Geçenlerde duruşmadayız… Mesele çetrefilli, salonda gergin bir hava var. Karşı tarafın usul ve erkan tanımaz tavırları karşısında meslektaşım döndü ve o mühür gibi tespiti yaptı:

“Mafya ne alır, ne satar bilir misin? Mafya korku alır, korku satar. Sen korkmazsan, ortada ne tüccar kalır ne de mal.”

O an durdum. Yıllardır kalın dosya kapakları arasında teorilerle izah etmeye çalıştığımız çıplak hakikat, tek bir cümleyle düşüverdi önümüze.

Çünkü mekanizma hep aynıdır. Kaba kuvvet, yüksek duvarlar veya şatolar işin sadece dekor kısmıdır. Tedavüldeki asıl para birimi KORKUDUR.

Peki, hukuku rafa kaldıranların, güce tapıp millete tepeden bakanların yaptığı bundan farklı mıdır?

Hiç sanmam.

Meydanlarda açık baskılar yok belki; ama hukuku muğlaklaştırarak, yargılama sürecinin kendisini bir cezaya dönüştürerek aynı oyunu oynuyorlar.

Hakkında somut tek bir iddianame dahi yazılmadan aylardır özgürlüğü elinden alınan dostum Tunç Soyer’in yaşadığı belirsizlik hangi kanuna sığar?

Neyse ki dün itibarıyla tahliyesini kucakladığımız, adaletin geç de olsa tecelli ettiği dostum Ali Rıza Akyüz gibi nefes alanlarımız da var…

Ancak buradaki asıl amaç sadece o insanları dört duvar arasında tutmak değildir. Asıl hedef, dışarıdakilere gözdağı vermektir.

İşte bu, tam anlamıyla bir KORKU PAZARLAMASIDIR.

Ve bu pazarlamanın bedelini sadece yargılananlar ödemiyor; hayatımızın en insani anları da o gölgenin altında kalıyor.

Şunun şurasında birkaç gün sonra, 13 Eylül’de oğlum Tamercan’ın düğünü var. Bir babanın ömründe görebileceği en gururlu günlerden biri…

İnsan istiyor ki, o mutlu tabloda en zor zamanlarda omuz omuza durduğu dostları tam kadro bulunsun. Bir kadeh kalkacaksa, onların da gözlerinin içi gülsün yanımızda.

Gönlüm Ali Rıza Bey gibi tüm dostlarımızın o masada yerini alması; fakat içeride kalan her dostun yokluğu, bir babanın en mutlu günündeki sandalyeleri boş bırakarak hukuksuzluğun soğuk yüzünü bir kez daha hatırlatıyor.

Ama unuttukları bir şey var: Bu toprakların hamuru, baskıya boyun eğmeyenlerin iradesiyle karma oldu.

"Korkunun kaynağı gelecekte yatar. Kim gelecekten kurtulmuşsa, korkacak hiçbir şeyi yoktur."

— Milan Kundera

Kundera’nın dediği gibi; korku, henüz yaşanmamış olanın belirsizliğinden, geleceğe dair kaygılardan beslenir. Muktedirler de tam olarak bu kaygıyı pazarlar insanlara: "Yarın işini, özgürlüğünü, geleceğini elinden alabiliriz..." Oysa geleceğin bedellerini göze alan, bugünün hakikatine sarılan bir insanı tehdit edecek hiçbir güç yoktur.

Bütün bir milletin geleceğinin pamuk ipliğine bağlı olduğu o en karanlık anda, Mehmet Akif de İstiklal Marşı’na tam olarak bu yüzden o tek kelimeyle başladı:

KORKMA!

O ilk kelime öylesine seçilmedi. Pazarlanmaya çalışılan o illüzyonun daha ilk adımda reddedilmesi gerekiyordu. Çünkü korku satın alınmadığı an, korku tüccarının elindeki bütün silahlar birer kağıttan kaplana dönüşür.

13 Eylül gecesi o masalarda bedenen olamayan dostlarımızın da ruhu ve dik duruşu bizimle olacak.

Korku sürdürülebilir bir enerji değildir. Haklı olanın, hukuka inananın ve teslim olmayanların duruşu karşısında hiçbir korku imparatorluğu sonsuza kadar ayakta kalamaz.

Çünkü zafer; ne satılan korkuyu satın alanların, ne de o korkudan medet umanlarındır.

Zafer; inananların, teslim olmayanların ve direnenlerindir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yurt-haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.