Taner Kazanoğlu
Köşe Yazarı
Taner Kazanoğlu
 

Sonunu Bildiğimiz Bu Hayatta Bu Kadar Fırıldak Niye?

Siyaset, en nihayetinde bir temsil, duruş ve meşruiyet sınavıdır. Sandığa giden yurttaş, bir isme oy verirken kendi iradesini, geleceğini ve umudunu o kişiye emanet eder. Ancak bugün geldiğimiz noktada, o emanetin nasıl kolayca pazarlık masasına konduğunu, kişisel ikballer veya siyasi baskılar karşısında nasıl savrulduğunu izliyoruz. Dönemin ağır siyasi baskıları altında, bir cezaevi ziyaretinde karşılaştığım muhalif bir milletvekili arkadaşım sormuştu: “Ne yapabiliriz, nasıl bir siyaset izlemeliyiz?” O gün kendisine verdiğim yanıt netti: “Seçilmiş tüm belediye başkanları, meclis üyeleri ve milletvekilleri istifa etmeli, sine-i millete dönmelidir.” Sistem meşruiyetini yitirdiğinde, halkın iradesi gasp edildiğinde verilecek en radikal ve en ahlaki yanıt oyunu kuralına göre oynamak değil, o meşruiyet zeminini iktidarın başına yıkmaktır. Fakat o gün de gördük ki koltuk tatlı geldi. O radikal adımı atmaktan, o bedeli ödemekten kaçındılar. Peki ne oldu? Muhalefet o koltukları bırakmaya kıyamazken; iktidar adli oyunlarla, idari manevralarla ve filim fırıldakla o mevzileri birer birer ele geçirdi. O gün tavizsiz durmayı reddeden anlayış, bugün seçmenin binbir emekle kazandığı belediyelerin ve meclis çoğunluklarının el değiştirmesini çaresizce izliyor. Sıcak gündeme bakın: Ataşehir Belediyesi'nde önce 6 meclis üyesi saf değiştirip çoğunluğu kağıt üzerinde düşürüyor; ardından seçilmiş belediye başkanı yetmezmiş gibi, yerine vekalet eden başkan vekili de adli operasyonla gözaltına alınıyor. Sonra da bunun adına “demokrasi” ya da “milli irade” dememizi bekliyorlar. Bir yanda hayali fonlarda, saadet zincirlerinde birikimlerini yitiren 500 bin mağdur; diğer yanda sandığa attığı oyun masa başı oyunlarıyla el değiştirmesini çaresizce izleyen milyonlarca mağdur seçmen... Tam bir Murphy Kanunu tablosu: Bir sistemde ahlak, ilke ve liyakat bir kez devre dışı kaldığında, ters gidebilecek ne varsa en acımasız haliyle ters gitmeye devam ediyor. Yozlaşma artık sadece siyasi koltuklarla sınırlı değil; kamu kaynaklarının yağmalandığı, vicdanın ve adalet duygusunun tamamen hırpalandığı devasa bir çürümeye dönüştü. Bu sistem bu şekilde işliyorsa, bu düzen böyle sürüyorsa suçu sadece başkalarında aramak kolaycılıktır; hepimizin suçu var. Ama insan sormadan edemiyor: Sonunu bildiğimiz, nefesimizin sayılı olduğu şu ölümlü hayatta bu kadar filme, fırıldağa, kul hakkı yemeye ve milletin iradesine çökmeye gerçekten ihtiyacımız var mı? Bu dünya hepimize yeter. Toprağı da, suyu da, imkânı da adilce paylaşıldığında herkese, hatta gelecek kuşaklara bile yetecek kadar büyük. Ama ne yazık ki doymak bilmeyen ihtiraslar, fiktif fonlar, koltuk hırsları ve üç günlük ikballer uğruna hayatı bir ülkeye cehennem ediyoruz. Peki bu kirliliğe, bu hoyratlığa ne zaman “Dur!” diyeceğiz? İlkesizliği "siyasetin doğası" diye kanıksamayı bıraktığımız an... Kazanmak uğruna her yolu mübah gören anlayışı reddedip "Yenilmek pahasına da olsa ilkeli durmak değerlidir" diyebildiğimiz an... Ve en önemlisi, çocuklarımıza bırakacağımız en büyük mirasın fon hesapları, ihale dosyaları veya makam koltukları değil; temiz bir isim ve başı dik bir geçmiş olduğunu hatırladığımız an. Günün sonunda fırıldaklar döner, koltuklar el değiştirir, iktidarlar ve kirli servetler gelir geçer. Ama adliye koridorlarından, seçim kurullarından ve meclis salonlarından geriye sadece bıraktığımız o ahlaki iz kalır. Hoyratlığa ve kirliliğe teslim olmamak, lekesiz kalmayı seçmek hâlâ bizim elimizde.
Ekleme Tarihi: 03 Ekim 2026 -Cumartesi
Taner Kazanoğlu

Sonunu Bildiğimiz Bu Hayatta Bu Kadar Fırıldak Niye?

Siyaset, en nihayetinde bir temsil, duruş ve meşruiyet sınavıdır. Sandığa giden yurttaş, bir isme oy verirken kendi iradesini, geleceğini ve umudunu o kişiye emanet eder. Ancak bugün geldiğimiz noktada, o emanetin nasıl kolayca pazarlık masasına konduğunu, kişisel ikballer veya siyasi baskılar karşısında nasıl savrulduğunu izliyoruz.

Dönemin ağır siyasi baskıları altında, bir cezaevi ziyaretinde karşılaştığım muhalif bir milletvekili arkadaşım sormuştu: “Ne yapabiliriz, nasıl bir siyaset izlemeliyiz?”

O gün kendisine verdiğim yanıt netti: “Seçilmiş tüm belediye başkanları, meclis üyeleri ve milletvekilleri istifa etmeli, sine-i millete dönmelidir.”

Sistem meşruiyetini yitirdiğinde, halkın iradesi gasp edildiğinde verilecek en radikal ve en ahlaki yanıt oyunu kuralına göre oynamak değil, o meşruiyet zeminini iktidarın başına yıkmaktır. Fakat o gün de gördük ki koltuk tatlı geldi. O radikal adımı atmaktan, o bedeli ödemekten kaçındılar.

Peki ne oldu? Muhalefet o koltukları bırakmaya kıyamazken; iktidar adli oyunlarla, idari manevralarla ve filim fırıldakla o mevzileri birer birer ele geçirdi. O gün tavizsiz durmayı reddeden anlayış, bugün seçmenin binbir emekle kazandığı belediyelerin ve meclis çoğunluklarının el değiştirmesini çaresizce izliyor.

Sıcak gündeme bakın: Ataşehir Belediyesi'nde önce 6 meclis üyesi saf değiştirip çoğunluğu kağıt üzerinde düşürüyor; ardından seçilmiş belediye başkanı yetmezmiş gibi, yerine vekalet eden başkan vekili de adli operasyonla gözaltına alınıyor. Sonra da bunun adına “demokrasi” ya da “milli irade” dememizi bekliyorlar.

Bir yanda hayali fonlarda, saadet zincirlerinde birikimlerini yitiren 500 bin mağdur; diğer yanda sandığa attığı oyun masa başı oyunlarıyla el değiştirmesini çaresizce izleyen milyonlarca mağdur seçmen... Tam bir Murphy Kanunu tablosu: Bir sistemde ahlak, ilke ve liyakat bir kez devre dışı kaldığında, ters gidebilecek ne varsa en acımasız haliyle ters gitmeye devam ediyor.

Yozlaşma artık sadece siyasi koltuklarla sınırlı değil; kamu kaynaklarının yağmalandığı, vicdanın ve adalet duygusunun tamamen hırpalandığı devasa bir çürümeye dönüştü.

Bu sistem bu şekilde işliyorsa, bu düzen böyle sürüyorsa suçu sadece başkalarında aramak kolaycılıktır; hepimizin suçu var.

Ama insan sormadan edemiyor: Sonunu bildiğimiz, nefesimizin sayılı olduğu şu ölümlü hayatta bu kadar filme, fırıldağa, kul hakkı yemeye ve milletin iradesine çökmeye gerçekten ihtiyacımız var mı?

Bu dünya hepimize yeter. Toprağı da, suyu da, imkânı da adilce paylaşıldığında herkese, hatta gelecek kuşaklara bile yetecek kadar büyük. Ama ne yazık ki doymak bilmeyen ihtiraslar, fiktif fonlar, koltuk hırsları ve üç günlük ikballer uğruna hayatı bir ülkeye cehennem ediyoruz.

Peki bu kirliliğe, bu hoyratlığa ne zaman “Dur!” diyeceğiz?

İlkesizliği "siyasetin doğası" diye kanıksamayı bıraktığımız an... Kazanmak uğruna her yolu mübah gören anlayışı reddedip "Yenilmek pahasına da olsa ilkeli durmak değerlidir" diyebildiğimiz an... Ve en önemlisi, çocuklarımıza bırakacağımız en büyük mirasın fon hesapları, ihale dosyaları veya makam koltukları değil; temiz bir isim ve başı dik bir geçmiş olduğunu hatırladığımız an.

Günün sonunda fırıldaklar döner, koltuklar el değiştirir, iktidarlar ve kirli servetler gelir geçer. Ama adliye koridorlarından, seçim kurullarından ve meclis salonlarından geriye sadece bıraktığımız o ahlaki iz kalır. Hoyratlığa ve kirliliğe teslim olmamak, lekesiz kalmayı seçmek hâlâ bizim elimizde.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yurt-haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.